DÖÇ – Yeni Anayasa Çalışmaları ve Demokratik Özerklik

DEMOKRATİK ÖZERKLİK ÇALIŞTAYI

YENİ ANAYASA ÇALIŞMALARI VE DEMOKRATİK ÖZERKLİK
Değerli Katılımcılar

Mezopotamya’nın en eski halklarından biri olan Kürt Halkı, Ortadoğu’da kırk milyonu aşkın nüfusu ile statüsüz bir halk olarak inkar ve imha politikalarının hedefi olmuştur. Bir halkın 21. Yüzyılda varlığını ispatlama mücadelesi yürütmek zorunda kalması ve bu uğurda çok ağır bedeller ödemesi, bütün insanlık açısında çok büyük bir utanç kaynağı durumundadır. Bu durumun, Kürt sorunun özünü oluşturduğu da kaçınılmaz bir gerçekliktir. Bir halk olarak varlığının inkârı Kürtleri temel bir dönemece yöneltmiştir; Ya asimilasyonla el ele giden fiziki imha sonucu yok olacak ya da onurlu bir mücadele ile halk olarak varlığını koruyacaktır

Demokratik Özerklik modeli bu aşamada anlam kazanmıştır. Kürtler halk olmaktan gelen haklarını kullanma biçimi olarak yıllarca süren  mücadele ve kazandıkları deneyim ile açığa çıkardıkları perspektif ve dünya görüşleri paralelinde “Demokratik Özerklik” projesini gündeme getirdiler. Ve bu projeyi olgunlaştırmak ve yaşama geçirmek için mücadele etmektedirler. Biz  sunumumuzda, yeni anayasa yapım sürecinde Kürtlerin bir barış projesi ve çözüm modeli olarak ortaya koydukları Demokratik Özerkliğin nasıl yorumlanabileceğine odaklanacağız.

Öncellikle devletin tarihsel arka planına kısaca değinmek gerekmektedir. Devlet, ortaya çıktığı süreçten itibaren toplumla bir gerilim yaşamıştır. Çünkü, esasta zor aygıtının tekelleşmesi ile gündeme gelen devlet, toplumu kendi çizdiği çerçeveye sokmak istemektedir.  Devletle beraber açığa çıkan baskı ve sömürü toplumu kuşatmaktadır. Toplum ise bu duruma direnmektedir.  Tarihi, bu karşılıklı etkileşim penceresinden okuyabiliriz. Toplumun ahlaki ve politik yapısı ile devletin  baskı ve sömürüye dayalı yapısının karşı karşıya gelmesi sonucu açığa çıkan toplumsal değişim ve devrimler tarihin temel konusunu oluşturmaktadır.

Her devletin bir hukuku vardır. Hukuk kavramı sosyal bilimlerdeki tüm olgular gibi tek yanlı,durağan  içeriğe sahip değildir. Egemenlerin iradesini yansıtması özünü oluşturmakla birlikte tarihsel evrim içerisinde çok katmanlı bir hale bürünmüştür. Siyasal mekanizmaların meşruiyet kaynakları basit sıralama ile çıplak zordan, ilahi kurallara oradan modern egemenin iradesine ve sonuçta günümüzde halkın iradesi biçimine dönüşümü hukuk kavramını da doğrudan etkilemiştir. Bu değişimlerin çoğu devrimsel süreçlerle gerçekleşmiştir.

Ve bu değişimlerin temel dinamiği halkların, toplumların yürüttüğü mücadelelerdir. Toplumsal mücadeleler,  devletçi sistemin yapısında belirgin değişimlere yol açmıştır. Hukuk alanındaki  kazanımlar hukukun devletçi özü nedeniyle yadsınamaz. Çünkü bu tarz bir tutum siyasal alanın tamamen dışlanmasını getirir ve somut gerçeklikten kopma anlamına gelir.

Günümüzde hukuk; gelişim süreci doğrultusunda üç kuşak insan hakları çerçevesinde evrensel bir düzey kazanmış durumdadır. Daha çok liberalizmin gölgesinde elde edilen ve “Birinci Kuşak İnsan Hakları” olarak literatürde yer edinen ‘Kişi Hak ve Özgürlükleri’nden Reel Sosyalist sistem tarafından kabul edilen ve “İkinci Kuşak İnsan Hakları” diye adlandırılan ‘Ekonomik,Sosyal ve Kültürel Haklar’a oradan da daha küresel bir bakışla edinilen ve literatüre “Üçüncü Kuşak İnsan Hakları” olarak geçen ‘Dayanışma,Çevre Hakları’na kadar gelinmiştir.

Halkların statü sahibi olması açısından “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” uluslar arası hukuka temel bir hak olarak yerleşmiştir. Bu hak, BM’in 1966’da imzaya açılan İkiz Sözleşmeleri ile yerleşik evrensel bir nitelik kazanmıştır. Türkiye bu sözleşmeye önce çekinceler koyarak imzalamıştır. Daha sonra Türkiye, 4 Haziran 2003 tarihinde 4867 ve 4868 sayılı kanunlar ile kabul etmiştir. Onaylanan sözleşmeler 18 Haziran 2003 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmıştır. Ancak Anayasa’nın 90. maddesi açık olmasına rağmen birey ve toplumu devlet karşısında koruyan usulüne gore imzalanıp onaylanan uluslararası antlaşmalar ne yazık ki;  uygulanmamaktadır. 20. Yüzyıl boyunca bu hak devlet kurmak gibi dar ve aslında halklara kaybettirecek şekilde yorumlandıysa da önemi açıktır. Halkların kendi demokrasilerini kurma ve ulus devletlerle belirlenmiş statüleri doğrultusunda yaşama hakkı şeklinde değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olur.

Son beş yüzyıllık tarihle beraber toplum-devlet çelişkisi çok katmerli bir hale gelmiştir. Genel özellikler kaybolmaksızın, yeni problemler ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi kapitalist dünya sistemi kendini ulus devlet formuyla örgütlendirmiştir. Bu durum halklar açısından ciddi sorunlara yol açmıştır.

Başta sömürgecilik olgusundan bahsedebiliriz. Merkez kapitalist devletler kendi çıkarları doğrultusunda dünyayı paylaştırmıştır. Bu doğrultuda halklar aşağı bir düzeyde görülmüş ve kendi kendilerini yönetemez şeklinde sınıflandırmıştır.

Bölgemizde 19. yüzyılın sonlarından itibaren etkili olan sömürgecilik olgusu Birinci Dünya Savaşından sonra yapılan antlaşmalarla doruğa çıkmıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra ulusal hareketlerin yoğunlaşmasıyla beraber sömürgecilik etkileri günümüzde de sürmekle birlikte büyük oranda aşılmıştır.

Ulus devlet olgusunun açığa çıkardığı bir diğer durum ise halkların inkarıdır. Milliyetçilik aynı coğrafyada yüzyıllardır beraber yaşamış halkların arasına  sorun tohumları ekmiştir. Ulus devletin egemen etnisitesini yüceleştirme uğruna diğer halklar inkar ve asimilasyona tabi tutulmuştur. Kültürel asimilasyonla homojenleştirme yaygın uygulama olurken, durum Kürt Halkı’nın durumunda gördüğümüz üzere inkar temelli asimilasyona da varmıştır.

İnsan doğası gereği toplumsaldır. Ancak toplumsal ilişkileri ile birey olarak kendini kurabilir. Çünkü insan yaşadığı toplumdan ayrı ele alınamaz. İnkar, asimilasyon ya da ayrımcılığa uğrayan kimlikler önemli tahribatlara uğrarlar. Bu da bu kimliğe sahip bireyde yansımasını bulur. Bireysel ve kolektif haklar bu temelde bütünlük oluşturmaktadır. İkisinden birini esas almak hakların kadük kalmasına yol açacaktır.  Bu toplumsal kimliklerin insan hakları ile kopmaz bağını da göstermektedir.

Kaldı ki, bugün insan hakları alanında giderek güç ve yaygınlık kazanan bir eğilim vardır. Buna göre, hâkim çoğunluktan farklı olan grupların varlıklarını ve kültürlerini idame ettirebilmeleri her zaman salt klasik sivil ve siyasal hakların tanınmasıyla mümkün olmayabilir. Bu nedenle söz konusu grupların kültürel kimliğini korumak ve geliştirmek için, bu gruplara eşit vatandaşlık haklarına ek olarak bazı özel hak düzenlemelerinin yapılması gerekir. Toplumsal kimliklerin statü sahibi olması gerekliliği buradan kaynaklanır. Halkların statü sahibi olması, kendi kimliklerini yaşamanın en önemli noktasına yerleşmektedir. Halklar hem gelişen insan hakları çerçevesinde hem de halk olmaktan gelen haklar açısından statü sahibi olmalıdır.

Bu çerçeveden bakılınca, hukuksal bir konum olarak statünün kazandığı anlamda netleşir. Statü halkların devletle kuracağı ilişkiyi belirler. Ve sorunların çözümünde anahtar bir rol oynar.

Değerli Arkadaşlar

Kürt Halkı bu coğrafyanın en eski halklarındandır. Bu süreç boyunca yaşadıkları coğrafya nedeniyle birçok zorlukla karşılaşmışlardır. Egemen olan imparatorluklarla genelde özerkliklerini koruma temelinde yaşamışlardır.

1071 tarihi, Türklerin Anadolu’ya girişi olarak hatırlanır. Fakat bu tarih aynı zamanda Kürtlerle Türklerin ittifak temelinde ilk temasının da tarihidir. Din ortaklığı üzerinden Bizans İmparatorluğu’na karşı kurulan bu ittifak karşılıklı hakları gözeten bir içeriktedir. Bu bağlamda “Kürdistan” tabirinin Büyük Selçuklu devletinin metinlerinde ilk defa yer alması tesadüf değildir.

Kürtler Osmanlı Devletiyle de Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ile giriştiği mücadele zamanında  önemli bir ittifak kurmuştur. Bu sefer ana tema mezhep birliği olmuştur. Şii olan Şah İsmail’e karşı Osmanlı ve Kürtlerin ağırlıklı bir kesiminin Sünni olması bu ittifakı kolaylaştırmıştır. Bu ittifak 1514 tarihli Çaldıran Savaşı’nın Osmanlı Devleti lehine sonuçlanmasında da önemli bir rol oynamıştır. İki eşit güç arasında yapılmış izlenimi veren bu stratejik ittifak gereği yapılan antlaşma Kürt beyliklerine geniş özerklik ve hükümet olma yetkisi tanımıştır. Kürt beylikleri bu temel üzerinden yüzyıllarca özerk olarak yaşamışlardır.

1639 tarihi, Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın iki ayrı devlet tarafından bölüşülmesi açısından önemlidir. Kendi iradeleri dışında Safevi ve Osmanlı devletleri arasında yapılan Kasr-ı Şirin Antlaşması Kürt halkının tarihi açısından dönüm noktalarından biridir.  Bu tarihten itibaren tarihsel açıdan farklı evrimler geçirecek iki ayrı Kürt toplumu söz konusu olmuştur.

2.Mahmut zamanına kadar Kürtler, Yavuz Sultan Selim döneminde kurulan ittifak doğrultusunda özerk yaşamışlardır. Ne zamanki Osmanlı Devleti, imparatorluk olmanın gereği olan çoklu yönetim mekanizmasından tekçi sisteme geçmeye başlamış ise, o zaman Kürt İsyanları dönemi de açılmıştır. Çünkü kapitalist sistemin üstünlüğünü her alanda yaşayan Osmanlı, önlem olarak devlet yapısını değiştirmeye ve Kürt bölgelerinin özerkliğini fesh etmeye başlamıştır. Milliyetçilik olgusunun özellikle Balkanlar’da kendini göstermesi devletin koruma refleksiyle her alanda kendi egemenliğini temel alma eğilimine girmesine yol açmıştır. Bu durum Kürtler için eskiden sahip oldukları statülerinin kaybına neden olmuştur. Bu bağlamda ilk isyanların başlaması doğaldır. 1842 tarihli Bedirxan Bey’in isyanı ilk önemli Kürt isyanı olarak tarihe geçmiştir. 29 olarak ifade edilen Kürt İsyanlarından 13’ünün Osmanlı Devleti zamanında olduğunu belirtmek gerekir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda bu tür düzenlemelerin durumu daha kötüleştirdiği fikrinde olan bir anlayış da gelişmiştir. 1876 tarihli ilk Osmanlı Anayasası’nda bu anlayışın etkilerini görebiliyoruz.

Kanun-i Esasi kısa süre yürürlükte kalsa bile Kürtlerin statüsü açısından önemli hükümler içeren bir metindir.

Kanuni Esas-i’nin 1.maddesi Osmanlı imparatorluğunun çok dinli, çok dilli, çok milletli toplumsal çoğulcu yapısını esas almıştır. Buna göre ”Devleti Osmaniye memaliktik ve kıtaatı hazırayı (yerleşik şehir ve memleketler) ve eyaleti mümtüzeyi (ayrıcalıklı eyaletler) muhtevi ve yekvücut olmakla hiçbir zamanda hiçbir sebeple tefrik (ayrım) kabul etmez”.Anayasanın 1.maddesinde geçen “kıtaatı hazıra”(yerleşik şehir ve memleketler)bağlamında birçok memleket ve şehirlerin özerklikleri tanınmıştır. Anayasanın 1. Maddesinde geçen “eyalet-i mümtaz”(ayrıcalıklı eyaletler)statüsü Kürtleri yakından ilgilendirmektedir. Böylece Kürtler, Osmanlı devlet yapısı içerisinde feodal temelde de olsa kendi iç işlerinde özerk yönetimler  (eyalet-i mümtaz) olarak 1876 Anayasası (m.1)kapsamında tanınmışlardır. Yine bu eyaletlerdeki sancaklarda yurtluk-ocaklık biçiminde özerk yerel yönetimleri olmuştur. Bu birimlerin merkeze bağlılığı daha gevşekti. Yıllık vergi ve savaş zamanında asker göndermenin dışında içişlerinde tamamen serbesttiler.

Ayrıca 2. Abdülhamit döneminde Hamidiye Alayları olarak örgütlenen ve Aşiret Mekteplerinde yetiştirilen Kürt elitlerine verilen “de facto” bir özerkliğin de altını çizmek doğru olur. Olumsuz bir içeriğe sahip bu durum gayrimüslim halk üzerinde yürütülen politikada önemli bir rol oynamıştır.

Bugün birçok açıdan irdelenen İttihatçı zihniyetin pratikleri 1.Dünya Savaşı’na girilmesine yol açmıştır.Ve ardından emperyalist işgal gelişmiştir. Kurtuluş Savaşı dönemine gelmeden önce uluslar arası güçlerin Kürt halkı üzerindeki politikalarına da değinmek gerekiyor. Emperyalist güçler savaşın hemen ardından bölge de bir Kürt devletinin kurulmasını öngörmüşlerdir. Kürt kartını kullanarak Türkler ve Araplardan aldıkları tavizler nedeniyle bu politikalarını terk edip bölge düzenini Kürtlerin statüsüz bir halk olması üzerine kurmuşlardır. Bu nedenle bu devletler Kürt Halkının statüsüzlüğünün birincil derece sorumlularındandırlar.

Kurtuluş Savaşı döneminde de Türkler ve Kürtlerin stratejik ittifakı temel bir rol oynamıştır.Yeni cumhuriyeti kuran mücadele; bölgesel direnişler, bölgesel yerel halk şuraları şeklinde taban inisiyatifleri biçiminde gelişmiş yerelin gücüyle başarıya ulaşmıştır. Bu durum en üst düzeyde 1921 Anayasasına da damgasını vurmuştur.

Gerçekten 1921 Anayasa’sında adem-i merkeziyetçilik asıl, merkeziyetçilik istisna olarak düzenlenmiş; yerel yönetimlere geniş özerklik tanınmıştır. Bu dönemin önemli yazılı belgeleri olan  Erzurum-Sivas Kongreleri, Amasya Tamimi ve yeni meclisin BMM’ beyannamesine oradan  ilk anayasaya (1921 Teşkilat-ı Esasiye) taşırılan bu anlayış olmaktadır. Hem Sivas Kongresi Sonuç Bildirisi’nin 1.maddesinde hem de 22 Ekim 1919 tarihli Amasya İkinci Protokolü’nün 1.maddesinde vatan; “Türk ve Kürtlerin oturdukları topraklar” (ortak vatan) olarak açıkça tanımlanmıştır.

1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’na bakıldığında, bırakalım Kürt inkârını tersine Kürtlerin Cumhuriyetin kuruluşundaki kurucu rolüne açıkça ve resmen vurgu yapıldığı görülmektedir. Bu durum 1921 Anayasası ile gerek parlamento gerekse de yerel yönetimler bağlamında devletin yapısına kadar taşınmıştır. Meclis açılır açılmaz Mustafa Kemal yaptığı önemli konuşmasında da yine Misak-ı Milli için “kardeş milletlerin milli sınırı” ifadesini kullanmaktadır. Ardından “Bu sınır içinde Türk olduğu kadar Kürt de vardır. Bu unsurlar birbirlerinin haklarına daima saygılıdır.” denmektedir. Mustafa Kemal aynı görüşleri meclis kürsüsünden 1 Mayıs 1920, 3 Temmuz 1920, 16 Ekim 1921 ve 1 Mart 1922 günü yaptığı konuşmalarda da tekrar etmiştir.

Kaldı ki Cumhuriyet’in bu ilk meclisi hiç de bugünkü ölçüde toplumsal-siyasal niteliği zayıflatılmış bir meclis değildir.Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Birinci Meclis’in böylesi çoğulcu niteliği, milletvekillerinin kendilerini siyasal olarak kimlikleriyle birlikte temsilini beraberinde getirmiştir. Bunun da ötesinde Mustafa Kemal o dönem meclis çatısı altında Kürt realitesini anayasal perspektifle ele almıştır ki, günümüze kadar gelen Kürt Sorununun temelinde bu esastan uzaklaşma yatmaktadır. Ve bugün Kürt Sorunu tartışılırken çözüm için esas alınması gereken de yine bu tarihsel temel olmalıdır.

Bu dönem için kurulan ittifakın Hristiyan azınlıkların aleyhine olduğu yönünde eleştiri ve tespitler vardır. Bu eleştiri haklılık payı içerse bile o dönem kurulan mekanizmaların daha demokratik olduğu gerçeği ağır basmaktadır. Gayrimüslim azınlıkların Cumhuriyet öncesi ve sonrası gördüğü ağır baskıların 1921 ruhunun aksine tekçi zihniyetten kaynaklandığı unutulmamalıdır.

1921 Anayasası’nın özerkliği düzenleyen maddeleriyle Kürt Sorunu’nun çözümü yoluna girilmeye başlanmışken, 1924 anayasası ile birlikte merkeziyetçi ve homojen ulus yaratma amacını ifade eden ulus-devlet projesine geçiş yapılmıştır.

Bu dönem ele alınırken gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta da Musul ve Kerkük meselesidir. Bu sorun emperyalist güçlerce Kürt kartı kullanılarak çözülmüştür. Misak-ı Milli’ye dahil olan bu iki vilayet Kürtlerin statüsüzlüğü karşılığında İngiltere egemenliğinde bulunan Irak’a bırakılmıştır. Lozan antlaşması ve Musul-Kerkük olayının bu şekilde sonuçlanması ile Kürtler artık dört ayrı ulus devletin sınırlarında yaşayan statüsüz bir halk konumuna gelmişlerdir.

Türkiye’nin demokratikleşme sorunları ve anayasal krizler bu tarihten itibaren başlamıştır. Toplumsal farklılıkların ret, inkâr ve asimilasyon tabi kılınması bu tarihten itibaren bir devlet politikası haline gelmiş ve bu zihniyet 1961, 1982 “Anayasalarıyla” devam ettirilmiştir.Yapılan Anayasa Değişiklikleriyle bile bu temel noktada bir değişim yaşanmamış, bu zihniyete dokunulmamış, bir takım rötuşlarla yetinilmiştir.

Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları, homojen ulus yaratma amacını güden ulus-devlet zihniyetini esas almaları nedeniyle; anti-demokratik anayasalar kategorisine girmektedir.Kürt halkını yok saymak, inkâr etmek bin yıllık ortaklığı, kardeşliği yok saymaktır.1924 Anayasası ile birlikte ret ve inkâr politikası bir devlet politikası haline getirilmiş ve ardından çıkarılan yasalarla Kürtler yok sayılmış, Kürtçe konuşmak, yazmak yayınlamak yasaklanmıştır. Bu da beraberinde Kürt İsyanları’nı doğurmuştur.

Türkiye’de Kürt Sorunu bağlamında gündeme gelen özerklik tartışmalarına karşı geliştirilen önemli bir refleks söz konusudur. Bu noktada Cumhuriyet Tarihi boyunca devletin 2.Abdülhamit örneğinde olduğu gibi kendine yakın Kürtlere “de facto” bir özerklik verilmiş olduğu gözden kaçırılmaktadır. 80 yıllık tarih boyunca devlet sisteme yakın kişi,aile veya aşiretlere özerklik vermiştir. Devlet bu yapıların bölgede yaptıkları tüm olumsuz uygulamalara gözünü yummuştur. Milletvekillikleri veya belediye başkanlıkları bir tür veraset sistemiyle bu yapılara verilmiştir. Son otuz yıllık süreçte koruculaşan bu yapılarca yapılan hukuksuzluklar, işlenen suçlar açıklanmaya ve yüzleşilmeye muhtaç bir haldedir. Türkiye tıpkı darbe süreçlerinin, anti-demokratik uygulamaları ile Hakikatleri Araştırma Komisyonu yöntemiyle yüzleşmek durumunda olduğu gibi bu özerk yapıların yaptıklarıyla da yüzleşmek zorundadır. Bu özerklik egemen zihniyeti rahatsız etmezken, haklı bir statü talebi olan Demokratik Özerklik için ifade edilmemiş olumsuz niteleme kalmamıştır. Kürtlerin halk olarak özerklik talebi bölünme çığlıkları ile karşılanmıştır.

Son otuz yıllık mücadele Kürtlerin kimliğinin inkarında önemli gedikler açmakla beraber bir halk olarak haklarının ve hukukunun kabulü henüz gerçekleşmemiştir. İnkarın tamamen ortadan kalkması ancak Kürtlerin bir statü kazanmasıyla mümkündür. Bugün Kürtlerin varlığı resmi makamlarca da kabul edilmekte fakat bu varlıktan kaynaklı hakları hala yadsınmaktadır. Kürtlerin statüsüz yaşayabilmesi bir seçenek olmaktan çıkmıştır

Saygıdeğer katılımcılar,

Devletin demokrasiye duyarlı hale getirilmesi hukuksal yapıda devlet lehindeki işleyişi daraltarak mümkün olmaktadır. Daha açık ifade etmek gerekirse demokratik bir anayasa ve yasaların yapılması anlamına gelmektedir. Zira bütün bu tartışmaların yürütülmesindeki somut amaç, demokratik bir anayasanın yapılmasını gerçekleştirmek ve Kürt kimliğini ve haklarını bu anayasada güvence altına almaktır. Dolayısıyla anayasa ve yasalara yansıtılmış bir gerçeklik olarak hukuk, demokratik bir nitelik kazanmış olur. Bu açıdan “Demokratik Türkiye ve Demokratik Özerk Kürdistan” için “Nasıl bir anayasa?” sorusuna verilecek cevap daha da somutlaşır.

Anayasaların mevcut ulus devlet yapılarında nasıl bir rol oynadığı tartışma götürmeyecek şekilde belirgindir. Özellikle ‘Hukuk Devleti’ olma iddiasında bulunan devletler için anayasaların kilit bir konuma sahip olduğu açıktır.  Türkiye’de ‘Hukuk Devleti’ olma iddiası mevcut anayasada yer alsa bile bunun kağıt üstünde kaldığı bugün nerdeyse tüm kesimlerce kabul görmektedir. Sadece bu durum bile yeni ve demokratik anayasa yapmanın gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Bilindiği üzere anayasaların niteliğini belirleyen onun felsefesi ve ruhudur. Anayasadaki maddelerin niteliğini belirleyen de bu ruhtur. Bazı durumlarda bu ruh giriş bölümlerinde ortaya çıkarken bazı durumlarda da anayasanın ilk maddelerinden biri ya da birkaçında kendini gösterir. Bir ülkede anayasanın demokratik kriterlere uyumluluğu, o ülkedeki zihniyetin demokratikliğini ya da amaçlanan zihniyetin niteliğini ele verir.

Kürt sorunun çözümü ancak egemen zihniyetin değişmesi ile mümkün olabilir. Bu zihniyet 1924 Anayasası ile kendisini var etmiş ve devamındaki anayasalara da yansımıştır.1982 Anayasası’na ruh veren onun hem giriş bölümü hem de ilk maddelerin içeriğidir. Bu ruh ünlü sloganla özetlenebilir: “Tek Dil, Tek Millet ve Tek Devlet” Mevcut iktidar bu “tek”ler yetmezmiş gibi bugün “Tek Din” vurgusunu da örtülü olarak yapmaktadır.

Bu ruhun doğrudan faşist sistemleri çağrıştırdığı barizdir. Anayasanın giriş bölümünün bütün etnik toplulukların ve diğer özgün kimliklerin inkarı üzerine kurulu olduğunu ve “Türk milleti” kavramının resmi tezin aksine tüm vatandaşların üst kimliği olarak değil bir etnik yapıyı kastedecek şekilde anayasanın özellikle ilk üç madde olmak üzere her maddesine sindiğini belirtmekte fayda vardır.

Bu noktada değiştirilemez maddelere dair bir değerlendirme yapmak gerekir. Tabi ki anayasalar sıklıkla değiştirilen metinler değildir ve olmamalıdır. Anayasalar aşkın zamanlı metinlerdir. Fakat bu gerçek, bugünden gelecek tüm nesillerin “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” şeklinde nitelenen hükümlerle bağlanabileceği anlamına gelmez. Bu en başta hukuk olgusunun doğasına aykırı bir durumdur. Çünkü hukuk statik bir içeriğe sahip kurallar bütünü değildir. Hukuk, değişen toplumsal dinamiklere göre uyarlanan ve yeniden tanımlanan bir kavramsal çerçevedir.

Anayasaların felsefesi dayandıkları temel ilkeler çerçevesinde biçimlenir. Bu açıdan yapılacak yeni anayasanın temel ilkelerinden biri “insanlık onuru” olmalıdır. Bugüne kadar Türkiye’de yapılan tüm anayasalar devletin tüzel kişiliğini, devletin yetkilerini ve devletin yüceliğini esas almışlardır. Oysa günümüzde demokratik olmanın en önemli ölçütlerinden biri insan hakları ile devletin kurmuş olduğu bağdır.  Bireysel ve toplumsal hakları bir bütün olarak gören  insan onuru ile bağ kurmuş bir tanımlama demokratik bir anayasa için çok mühim bir prensip olacaktır.

Haklar ve özgürlükleri esas almak, demokratik değerleri ön plana çıkarmak yeni anayasanın ruhunu teşkil etmelidir. Ancak bu şekilde Türkiye’nin kangrenleşmiş sorunları çözüme kavuşabilir. Kuşkusuz anayasa tüm sorunları çözecek sihirli bir değnek değildir. Anayasa ancak alt hukuk normları ve yargının demokratik niteliği pekiştirecek karar ve içtihatlarıyla desteklenirse anlam kazanır. Bunun da ötesinde zihniyet değişiminin önemi de açıktır. Fakat anayasa tüm bu bileşenleri harekete geçirebilecek güçlü bir zemindir.

Yapılacak yeni anayasanın kesinlikle Türkiye’nin zengin halklar mozaiğine uygun bir perspektife sahip olması gerekir. Etnik bir kimliğe vurgu yapılması anayasanın demokratik olabilme potansiyelini baştan sınırlar. Bu yüzden de yeni anayasanın ‘anayasal vatandaşlık’ ilkesi üzerine kurulması gerekir.

Dolayısıyla anayasa bütün etnik, dinsel ve dilsel kimliklerin ya da tüm çokluk unsurlarının varlığı karşısında eşit bir mesafe de durmalıdır. Kürtlerin ve diğer etnik ve dinsel kimliklerin hakları anayasal güvenceye alınırsa ve bu durum bütün toplumsal kesimler tarafından özümsenirse, halklar arası kardeşleşme pratiğe dökülmüş olacaktır. Zira anayasalar toplumların devletle, yine toplumların kendi aralarındaki ilişkileri olduğu kadar bireylerin de topluluk ya da devletle aralarındaki ilişkileri de düzenleyen metinlerdir. Bu açıdan da anayasal güvence halklar ya da topluluklar arasındaki birliğin kalıcı hale gelmesinde oldukça önemli bir rol oynar.

Günümüzde yerelleşme eğilimi ağır basmaktadır. Dünyada özerk yapıların, ulus-devletten kaynaklı iki sorundan  kaynaklı önem kazandığı söylenebilir: İlk sorun farklı kültürlerin, ulus-devletlerin kültürel kimlik tasavvurlarına meydan okuyor olmasına karşılık, ulus-devletlerin kimlik merkezli bu talepleri karşılamakta yetersiz kalıyor olmasıdır. Fakat birde merkez yerel yönetim ilişkilerinin yeniden kurgulanmasına dayalı idari bir problem söz konusu olmaktadır. Toplumsal yapının karmaşıklaşıyor olması ulus-devletin bu karmaşıklaşan yapıyı yönetememe sonucunu açığa çıkarmaktadır.

Değerli katılımcılar

Yerel yönetimlerin önem kazanmasının üç sebebi bulunmaktadır: Halkın siyasal sisteme katılmasını maksimize etmesi, sorunların yerel düzlemede çözülmesi,ve bürokrasinin azaltılması olarak sıralayabiliriz.. Bu yerelleşme eğilimi doğrultusunda Avrupa Konseyi, 1981-1984 yılları arasında yerel idarelerin özerkliği ile ilgili bazı ilkeleri tartışmış ve bir karar tasarısı hazırlamıştır. “Yerel idarelerin güçlendirilmesi, özerkliklerinin savunulması, yerinden yönetim ve demokrasi ilkelerine dayanan bir Avrupa’nın kurulmasının temel koşuludur” görüşünden hareketle hazırlanan tasarı daha sonra “Özerklik Şartı” olarak Avrupa Konseyi’nce kabul edilmiştir.

Türkiye, Şartı 1988 yılında imzalamış, 1991 yılında da 3723 sayılı yasa ile TBMM tarafından onaylanması uygun görülmüş ve 1992’de 92/3398 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmıştır. Türkiye hala bu şarta dair çekincelerini kaldırmamıştır.

Üniter devlet ilkesine karşı olduğu savı ile bu çekinceler konulmuş ve hala da  korunmaktadır.Oysa bu antlaşma Kürt sorununun çözümü için demokratik bir zemin sağlamaktadır  ve bu çekincelerin ivedilikle kaldırılması gerekmektedir.

Demokratik özerklik sadece bir idari özerklik değildir ancak idari özerkliği de içinde barındırmaktadır. Keza sadece idari özerklik bir halkın halk olmaktan gelen haklarını kullanabilmesi açısından yetersiz olacaktır. Sadece siyasi özerklik de demokratikleşme açısından kısır kalacağı gibi coğrafi temelli otonomilerde gördüğümüz üzere ülkenin her tarafındaki halkı kapsayamayacağı için eksik kalacaktır.

Değerli Arkadaşlar

Yapım sürecinin Anayasa’nın Kürt sorununun çözümünde oynayabileceği rol üzerindeki etkisi yadsınamaz. Keza anayasanın kendisi kadar yapım süreci de önemlidir. Yeni Anayasa yapım sürecinde katılımın önü açılmadan yeni oluşacak anayasaya halkı ikna etmenin çok zor olacağı tarafımızdan defalarca çeşitli platformlarda dile getirilmiştir. Zor olmadan da öte bu süreç olmaksızın oluşacak anayasanın demokratik niteliğinin baştan gölgeleneceği de belirtilmiştir. Kaldı ki toplumun tüm kesimlerinin taleplerinin yansıyabilmesi açısından katılımcılık olmazsa olmaz konumdadır.

Türkiye’de bugün yeni anayasa yapım sürecinde yazım aşamasına geçilmiş bulunmaktadır. Katılım için 6 aylık sürenin belirlenmiş olması kadar uygulanan yöntem de eleştirilmiştir. Kürtlerin anayasada yer almasını istedikleri dört konuya ilişkin başlattıkları imza kampanyasının valiliklerce yasaklanmış olması da katılım konusunda katetmemiz gereken yolu da bize göstermektedir.

Anayasa yapım sürecine ilişkin bir diğer konu referandumdur. Kuşkusuz referandum halkın görüşünü almada etkili bir yöntemdir. Fakat bazı temel hakların referanduma götürülmemesi gerekmektedir. Çünkü anadilde eğitim, farklı halkların varlığının kabulü gibi sorgulanmaması gereken haklar temel insan hakları konumundadır. Bu konu 12 Eylül 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu sürecinde temel eleştirimiz olmuştur.

Anayasa yapım sürecinde yaşanan önemli tartışmalardan biri de anayasanın metin olarak kısa, genel düzenlemelerden ibaret olmasının gerekip gerekmediğidir. Her ne kadar kanunlarla altının doldurulmasına olanak sağlayacak belirli maddelerle sonuç almak mümkün olabilirse de demokratik çözümün adımları olacak düzenlemelerin çözümün bağlayıcı temel metin olan anayasada açık seçik yansımasını bulması daha doğru olacaktır. Keza sorunun temel parçalarından biri de Kürtler ve devlet arasındaki güven problemidir. Bu güven problemini aşmanın temel zeminlerinden biri de anayasa olmaktadır.

İçinde toplumsal barışın olmadığı – ki bunun koşulları açığa çıkmıştır- bir anayasanın sivil ve demokratik bir anayasa olarak görülüp, kabul edilmesi mümkün değildir.

Değerli Katılımcılar

Kürt Halkı’nın önemli bir çoğunluğunun Kürt Sorunun çözüm yolu olarak gördüğü Demokratik Özerklik bölgesel veya coğrafik bir temele dayalı otonomilerden farklı olarak toplumsal kimliklerin varlığına dayandığı için bazı yönetim biçimlerinde olduğu gibi salt hukuksal işlemlerle kendini şekillendirmez. Örgütlenme özgürlüğünün  pratiğe geçmesi  ile doğrudan bağlantılıdır. Daha çok kendi özerkliğini örgütleyen , örgütlemek isteyen toplumsal kesimlerin üzerinde ortaklaştıkları “Toplumsal Sözleşmeleri”ni esas alan bir özerklik anlayışıdır. Bu açıdan yeni anayasa bu toplumsal sözleşmeleri tanımak ve onlarla uyumlu olmak durumundadır. Demokratik Anayasa nitelemesine uygun olabilmesi için böyle bir çıkış noktası olmalıdır

Kürtlerin taleplerinin başında anadile özgürlüğün yer alması son derece doğaldır. Çünkü dil ile toplum ilişkisi yapısal bir özelliktedir. Toplumlar kendilerini kullandıkları dil ile kurumsallaştırırlar. Dil bireyin ufkunu belirlediği gibi toplumsal yapılarında varlığını şekillendirir. Ayrıca dil toplumsal hafızanın gelecek kuşaklara taşırılması ve böylece toplumun kendini yeniden üretmesinde temel bir rol oynar. Bu açıdan dil ve kimlik paralelliğinin kurulması önemli bir tespittir. Çünkü kimliklerin temel ayırt edici unsuru dildir.

Resmi dilin Türkiye çapında Türkçe olması sorgulanan bir durum değildir. Fakat Kürtçe’nin Demokratik Özerklik kapsamında Türkçenin yanında ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı bölgede resmi dil olması gerekmektedir. Bu hem dilin korunup güvence altına alınması için gereklidir hem de kamusal hizmetlerin sunumunu kolaylaştırıp daha anlamlı kıldığı için yararlı olacaktır. Bununla beraber kamu hizmeti verilirken kullanılacak dillerin bölgesel farklılıkların özgünlüğüne göre çeşitlendirilmesi gerekmektedir.

Dil açısından anadilde eğitim tartışma kabul etmez bir yapıdadır. Anadilde eğitim bugün evrensel insan haklarının başında gelmektedir. Bu açıdan Kürtçe’nin Demokratik Özerk Bölgede temel eğitim dili olması doğaldır. Eğitim aşamasının tümünde ilköğretimden yükseköğretime kadar temel eğitim dili Kürtçe olmalıdır. Ortak Resmi Dil olan Türkçe’nin de okullarda yetkince öğretilmesi esastır.

Türkiye’nin tüm bölgelerinde nüfus ve talep yoğunluğu gözeterek Kürtçe eğitim yapan okullar açılmalıdır. Bunun yanında ana dilde eğitim talebi olan tüm azınlıklara anadilde eğitim olanağı sağlanmalıdır.

Anayasa da yer alması gereken bir diğer önemli husus da Kürtlerin kendi kendilerini yönetme hakkının anayasal güvence altına alınmasıdır. Farklı bir kimliğe sahip olan Kürtlerin demokrasi gereği olarak kendi kendilerini yönetme hakları vardır. Bunu sağlamak için kendilerini temsil edecek yerel meclisleri oluşturmaları Kürtlerin en temel haklarındandır. Bu yerel meclisler, ne genel meclise karşıt bir konuma ne de ona alternatif bir misyona sahip olacaktır. Demokrasi alanında bugün daha ileri bir noktada olan ülkelerde yerel örgütlenme ve meclisler çok önemli işlevlere sahip kurumlar şekline gelmişlerdir. Merkezi hükümetlerin ilgilenmesine gerek olmayan bütün konularda yerel meclisler karar alma mekanizmaları olarak toplumun esas siyasal kurumları rolünü oynamaktadırlar. Böylece toplum kendi sorunlarını çözümleyerek kendini devlete muhtaç olmaktan çıkarmakta ve bu yönüyle de devletin toplumu biçimlendirme zemini daralmaktadır.

Devletin topluma müdahalesinin olanaklarının azalması toplumun politik gerçekliğine geri dönmesi ve politikaya ilginin artmasını beraberinde getirecektir. Bu da bireylerin daha anlamlı bir toplumsal katılımcılığa yönelmesi sonucunu doğuracaktır. Böylece bütün toplumun çıkarlarının ortaklaştığı demokratik yaşam sistemi de daha güçlü bir biçimde kurumsallaşma imkanına kavuşacaktır. Yerel meclislerin alanın geniş olması düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün de daha anlamlı bir ifadeye bürünmesi anlamına gelecektir. Temsili demokrasinin kusurları bu şekilde azaltılacaktır. Çünkü halk iradesinin daha geniş oranda temsil bulması demokrasinin işleyişini derinlikli kılacaktır. En alt toplumsal örgütlenme yapısından başlayarak oluşacak mekanizma gerçek anlamda halk temsilini de sağlayacaktır. Genel ya da yerel meclisler  taban ile yapısal ilişki kurmadığında her zaman temsil zafiyeti doğacaktır. Halk ve meclisler arasındaki yabancılık sürecektir. İşte anayasa demokrasinin bu içsel niteliğine uygun düzenlemeler içermelidir.

Bu talepler bizce ucu açık, düzensiz ya da aşırı değildir. Demokratik Özerklik tüm bu talepleri çözümleyici yönden içermektedir.

Değerli katılımcılar

İlk vurgulanması gereken “Demokratik Özerklik” projesinin Kürt Halkı’nın rızaya dayalı olarak özgür,eşit bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte yaşama iradesi olduğudur. Kürt Halkı’nın statüsüzlüğünün birlikte yaşam önündeki en büyük tehdit olduğu açıktır. Demokratik Özerklik sınırların değişmesini değil, sınırlar içinde halkların kardeşliğinin ve birliğinin pekişmesini hedeflemektedir. Tüm çarpıtmalara karşın Demokratik Özerklik Türkiye’nin demokratikleşmesine dayalı ortak yaşam hedefinin altının doldurulması anlamına gelmekte ve Kürtlerin bu birliktelikte kimlikleri ile var olma isteğinin iz düşümü olmaktadır. Bunun en önemli göstergesi Demokratik özerkliğin doğrudan demokrasinin yetkin uygulanmasını sağlayacak şekilde tüm Türkiye’de uygulanabilir bir model olarak önerilmesidir. Kaldı ki Kürt Halkı’nın örgütlü bileşenlerinin çoğunluğu Demokratik Türkiye’nin bu şekilde inşa edilebileceğini savunmaktadır.

Demokratik Özerkliğin yetki alanı Anayasa’da çizilecektir. İdari birim olarak teşkilatlanmasını yerel meclisler üzerinden gerçekleştireceği için bu birimler önünde anayasal engel olmaması , kendini üzerine inşa ettiği toplumsal ihtiyaç ve değerlerin  anayasal ifadesinin olması, en azından anayasaya atıfla gerçekleştirilebiliyor olması gerekmektedir. Yine, yeni Anayasa yapım sürecinde müzakerelerinin etkisi olacaktır.

Demokratik Özerkliğe göre düzenlenmiş  yerel meclis, yürütme kurul ile birlikte yeni anayasanın öngördüğü kanunlar ve sınırlar dahilinde Türkiye siyasal ve toplumsal yapısının ayrılmaz bir parçası olacaktır. Özerk yerel yönetimin yetkileri AVRUPA YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTNAMESİ de dikkate alınarak ortak bir tartışma ve uzlaşı temelinde ele alınacaktır.

Özerk örgütlenme bölge ve iller baz alınarak geliştirilebilir. Anayasa ‘da il, ilçe, belde ve köye kadar irili ufaklı tüm yerleşim birimlerinin her biri kendi çapında ve sınırları dahilinde demokratik yerel yönetim veya özerklik hakkına sahip olmalıdır. İsteyen her yerleşim birimi ve topluluk yönetim ve kurumlaşma hakkına sahip olabilmelidir.

Bu noktada Demokratik Özerkliğin dayandığı hukuki temellerini ve Kürtlerin yıllardır sürdürdükleri mücadele deneyimleri doğrultusunda oluşmuş bazı esas ilkelerini belirtmek gerekir:

Toplumsallığı esas almak,  ortak vatan ve demokratik ulusa dayanmak; kadının toplumsal yaşamdaki yer alış düzeyinin demokratik özerk sistemin demokrasi ve özgürlük niteliğini belirlemesi, ekolojik dengeyi gözetip korumayı temel politika görmek, Yerel Yönetimlerin güçlenmesi için özgür ve demokratik belediyeciliği geliştirmek gibi ana esaslar Demokratik Özerkliğin hukuki varlığını üzerine inşa ettiği ilkeler olmaktadır

1921 Anayasası, 10 Şubat 1922’deki BMM oturumundaki Kürtlere muhtariyet oylamasının kabulü, M.Kemal’in 1924 İzmit konuşmaları gibi yerel dayanaklar ile, Kuzey İrlanda,Bask, Katalonya sorunlarının çözümünde ortaya çıkan hukuksal mevzuat, BM’nin ilgili sözleşmeleri ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı gibi evrensel kaynaklar Demokratik Özerklik için temel alınabilecek hukuksal kaynaklardır..

Demokratik Özerkliğin kendi alanını düzenleyecek metin de bu ilkeler doğrultusunda şekillenecektir. Genel anayasa ile uyumluluk temel özelliklerinden biri olmakla beraber kendi özgünlüklerini de gözetecektir. Bu çerçevenin belirlenmesinde müzakereler önemli bir rol oynayacaktır. Belirlenen yetki çerçevesi doğrultusunda kendini yasallaştıracaktır. Bu noktada tabi ki diğer ülkelerin özerk parlamentoların yasama metinlerinden etkilenme de olacaktır.

 Sonuç olarak ;

Demokratik özerklik ile sadece Kürt sorununun çözümü değil, aynı zamanda Kürtlerin birlikte yaşadığı  ulus devletlerinin demokrasiye duyarlı kılınması süreci de gelişecektir. Demokratik bir anayasaya sahip, halkların eşitlik, özgürlük temelinde kardeşçe yaşadığı demokratik bir Türkiye, Ortadoğu’da başka egemen güçlerin temsilciliğini değil, demokrasinin bayraktarlığını yapabilecektir. Yine birçok sosyal, politik sorunun çözümü daha kolay olacak çünkü sorunların çözüm platformu doğmuş olacaktır. Bu tablo uzak görünse bile Demokratik Özerklikle yapılandırılmış Demokratik Türkiye sadece özlem duyulan bir ideal değil, mücadeleyle ortaya çıkacak ciddi bir seçenektir. Kaldı ki birliğin yegane temelli demokratikleşmedir.

Saygılarımla