DÖÇ – Çözüm Modeli Olarak Demokratik Özerklik

DEMOKRATİK ÖZERKLİK ÇALIŞTAYI
ÇÖZÜM   MODELİ  OLARAK   DEMOKRATİK ÖZERKLİK

Neolitik tarım devriminin gerçekleştiği Mezopotamya’nın en eski halkı olan Kürtler, bugün inkar ve imha politikaları sonucu soykırım tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Ulus devletçi anlayışlar Kürdistan’ı kendi uluslaşmalarının yayılma alanı olarak görmekte ve bunun için görülmedik baskı, istismar ve asimilasyon yöntemleri uygulamaktadırlar. Kürtlerin bu insanlık dışı amaca karşı onurlu direnişleri olmasa, insanlığın kök hücresi gibi eski olan bu halk gerçekliği yok olmakla yüz yüze kalacaktır.

İlk devletçi uygarlık ve imparatorluklar aşağı Mezopotamya’da ortaya çıktıklarında gözünü diktikleri yer Kürdistan olmuştur. Bu nedenle Kürtler tarihte özgürlük mücadelesi veren halkların başında gelmektedir. Tüm imparatorluklar bu coğrafya üzerinde egemenlik kurmak istediklerinden Kürtler tarih boyu özgürlüklerini ve varlıklarını koruma mücadelesi içinde olmuşlardır. Devlet hakimiyetinin olduğu ova yerlerde köle yaşamaktansa, dağlık alanlarda aşiret yapısı içinde kendi yaşamlarını sürdürme yolunu seçmişlerdir. Devlet ve imparatorlukların Kürdistan üzerinde sürekli baskı kurması onları bir taraftan aşiret konfederasyonları biçiminde savunma yapmaya yöneltirken, diğer taraftan da bu temelde güçlenen yapılarıyla komşu halklarla birbirini tanıma temelinde birarada yaşama kültürünü oluşturmuştur. Ortadoğu halkları devletler ve istilacı güçlerle sorunlar yaşasalar da birbirine düşmanlık beslemeden ve birbirini tamamlayarak yaşamışlardır. Devletler içinde de belli düzeyde otonomilerini koruyarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ortadoğu halkları ulus devlet zihniyeti ortaya çıkana kadar doğal  özerklik biçiminde de tanımlanabilecek yerelde kendi kendini yöneten ve yaşamlarına dış müdahalelerin olmadığı bir statü içinde varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Kapitalist modernitenin ulus devlet zihniyeti ve  ideolojisi olan milliyetçilik zehri Ortadoğu’ya girdikten sonra başta Kürtler olmak üzere halklar açısından ağır ulusal, siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlar baş göstermiştir. Ortadoğu halkları açısından tarih içinde oluşmuş ilişkiler ve dengeler bu nedenle alt-üst olmuştur. Dünyanın her yerinde olduğu gibi milliyetçilik zehrine bulaşan halklar diğer halkların düşmanı haline getirildiği gibi, ulus devletler de diğer halkların kültürlerini yok etmek için sistematik bir inkâr, imha ve asimilasyon saldırısı başlatmışlardır. Bunun sonucu Kürtler kapitalist modernite öncesi var olan otonomilerini kaybetmeyle karşı karşıya kaldıkları gibi, ulusal varlıklarına yönelik saldırılara da maruz kalmışlardır.

20. yüzyılın başlarına gelindiğinde ulus devletçi zihniyette olan ve milliyetçilik zehriyle şekillenen Türk, Arap ve Fars egemenleri, etkilerindeki toplumları da kullanarak sistematik olarak Kürtler’e karşı kültürel ve fiziki soykırım politikaları izlemişlerdir. Bunun sonucu Kürtler; Türk, Arap ve Fars ulus-devletleri altında görülmedik ağır baskılarlarla karşılaşmış, 20. Yüzyılın son çeyreğinde ulusal varlıklarını tümden kaybetme noktasına gelmişlerdir.

Bugün hala Türkiye’de Kürtleri Türk uluslaşması içinde eritme politikası sürdürülmektedir. Hâlbuki Türk-Kürt ilişkileri tarihte böyle başlamamıştır. Türkler, Bizans imparatorluğunun hâkim olduğu Anadolu’ya ilk yöneldiklerinde aynı dine mensup Kürtleri dost bir halk olarak yanlarında bulmuşlardır. Türkler, Sultan Alparslan’ın komuta ettiği Malazgirt savaşını Kürtlerin desteğiyle kazanmışlardır. Anadolu içlerine doğru yönelirken Kürtlerle ittifak içinde olmayı başarıları için zorunlu görmüşlerdir. Kürtler de Türkleri ittifak kuracakları bir Müslüman halk olarak ele almışlardır. Türkler Batıya girişte Kürtleri yanında gördükleri gibi, 1514’te Çaldıran savaşında doğu sınırını sağlama almada da Kürtlerin büyük desteğini almışlardır. Osmanlıların büyük imparatorluk olmasında Kürt-Türk ilişkileri önemli rol oynamıştır. Kürtlerin Osmanlı imparatorluğu içinde otonomilerini korumaları hem Osmanlı imparatorluğu hem de Kürtlerin çıkarları açısından olumlu olmuştur. Osmanlılar yüzyıllar boyu Kürtlerle iyi ilişki içinde olmanın bilinciyle hareket etmiştir. İmparatorluğun çöküşünün yaşandığı 19. Yüzyılda Kürtlere yönelik olumsuz politikalar sonucu isyanlar gelişmiştir. Bozulan bu ilişkiler 20. Yüzyılda trajik bir hal almıştır.

20. yüzyılın başından itibaren İttihat ve Terakki’nin diğer halkları yok etme temelinde Osmanlı imparatorluğundan geriye kalan topraklar üzerinde Türk uluslaşmasına dayalı ulus devlet yaratma politikası, diğer halklara büyük acılar yaşattığı gibi, Kürt-Türk ilişkilerinde de Kürtleri yok oluş sürecine götüren bir dönemin başlamasının ideolojik ve siyasi temeli olmuştur. Osmanlı’nın birinci dünya savaşında tümden dağılması ve Türk ulusal varlığının tehlikeye girmesi karşısında Mustafa Kemal tarihteki geleneğe uygun olarak özellikle Kürtlerle ilişki ve ittifak içinde olmayı çok önemli görmüştür. Türkler Kurtuluş Savaşı’nı bu temelde kazanmış; Türkiye Cumhuriyeti bu ilişki sayesinde kurulmuştur. Böylelikle Kürtlerle ilişkinin Türkler için büyük değeri bir kez daha anlaşılmıştır. Mustafa Kemal’in o yıllarda Kürdistan için otonomi düşünmesi ve ilk meclisin 1922 Şubat’ında bu yönlü karar alması, yeni Türkiye’nin kuruluşunda Kürt-Türk ilişkilerinin öneminin anlaşılmasının  bir sonucudur. Kürtler de Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemdeki politikalarından önemli zararlar görmelerine ve ciddi sıkıntılar yaşamalarına rağmen Araplar ve diğer halklar gibi ayrılmayı değil, aynı dinden olan ve geçmişten beri otonomilerini koruyarak aynı devlet içinde yer aldıkları Türklerle yine özerkliklerini belirli oranda koruyarak birlikte yaşamayı tercih etmişlerdir.

Türkiye’nin kuruluşunda büyük rol oynayan ilk meclis ve bu temelde kurulan Türkiye’nin kuruluş felsefesi ve siyasetinde bırakalım Kürt inkârının olması, Kürtlerle birlikte kurulmuş yeni bir Türkiye vardır. Türkiye’nin kuruluş siyaseti ve felsefesi Kürtler açısından da kendi kimlik ve varlıklarıyla içinde yer aldıkları bir anlayışa dayanmaktadır.

Ancak Türkiye’nin uluslararası alanda meşruiyetinin temeli olan Lozan anlaşmasından sonra, ittihat terakkiciler  Türkiye sınırları içinde ulus devlet kurmak isteyen kurmak isteyen ittihat terakkiciler harekete geçmişlerdir. Lozan görüşmeleri sırasında kendilerini Türklerin ve Kürtlerin temsilcileri olarak gösterip Kürtlerin desteğini alan Türkiye, daha sonra Lozan anlaşmasını Kürtlerin Türklük içinde eritildiği ulus devletin dayandığı meşruiyet aracı haline getirmişlerdir. Şeyh Sait isyanına yol açan da İttihat Terakki zihniyetinin ulus devlet politikası olmuştur. Daha sonra da bu isyanı gerekçe yaparak Kürtler üzerinde insanlık tarihinin en acımasız yok etme politikalarından birini izlemişlerdir. Ermeni soykırımı gibi şok ve trajik bir soykırıma yönelmemiş olsalar da uluslar arası egemen güçlerin de desteğini alarak fiziki katliamlar da dahil  Kürtlerin tümden bitirilmesini hedefleyen tehlikeli planı gün gün acımasızca uygulamışlardır.

Bu inkâr, imha ve soykırımın çok kapsamlı program ve planı olan Doğu Islahat Planı, tarihte görülen soykırımların en bilinçli ve planlı olanıdır. Doğu Islahat Planı insanlık açısından tam bir suç belgesidir. 20. Yüzyıl boyunca Kürtlere uygulanan katliamların, baskıların ve soykırımın her türlü biçiminin hangi zihniyet ve amaçla yapıldığını göstermektedir. Kürtlerin Türkleştirilmesi ve Kürdistan’ın Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirilmesinin tüm yol ve yöntemleri bu planda ortaya konulmuştur. Kürtlerin Türkiye’nin Batı illerine sürülmesi, Türklerin Kürdistan’a yerleştirilmesi; çocuklardan başlayarak tüm Kürtlere dillerini ve kültürlerinin unutturulması; Kürtlüğü düşünmenin bile suç haline getirilmesi, bu politika önünde engel olan her birey ve grubun ise açıkça ezilmesi kararlaştırılmış ve uygulanmıştır. Bu politika, Kürdistan’ın tüm köy, kasaba ve şehirlerinde hayata geçirilmiştir. Siyasi, ekonomik ve kültürel soykırım bir değirmen gibi Kürt toplumunu öğütüp toplum kırıma uğratmıştır. Bu çok yönlü soykırım politikasına direnen bir tek kişi bırakılmayarak tüm Kürtlerin soykırıma tabii tutulması için Kürdistan her gün ve  her saatte ağır baskılar altında tutulan bir coğrafya haline getirilmiştir. Bu baskıcı politikalar sonucu başta Ağrı ve Dersim olmak üzere birçok Kürt isyanı ortaya çıkmıştır.Direnmekten ve isyan etmekten başka yol kalmamıştı Aslında bu ağır baskılar karşısında normal bir toplum ve insandan bu yönlü refleks göstermekten başka bir tutum beklemek zaten anormal bir durum olurdu.

Türk devleti bu inkâr ve imha politikasını bugüne kadar pervasızca yürütürken 20. Yüzyıl başında kurulmuş Ortadoğu statükosu ve bu statükoyu kendi çıkarlarına gören uluslararası güçlerden de destek almıştır. Türkiye’nin Kürtler üzerinde egemenlik kuran diğer devletlerle Kürtlerin ulusal varlıklarının yok edilmesi konusunda kurduğu ittifak da bu politikanın ağır biçimde sürdürülmesini sağlamıştır. Ulus devletlerin halklar ve farklı kültürler açısından nasıl bir soykırımcı karakter taşıdığını Kürtler üzerinde egemenlik kuran bu devletlerin politikalarında çok açık biçimde görmek mümkündür. Kürtler dışındaki Ermeni, Rum, Süryani gibi farklı etnik ve inançtan olan topluluklar ise izlenen tek millet ve tek inanç yaratma doğrultusundaki politikalar sonucu ya fiziki soykırımlarla ya da trajik tehcir yoluyla sayıları sadece birkaç binle ifade edilen duruma düşürülmüşlerdir. 1970’li yıllara gelindiğinde Türk devleti uyguladıkları politikaların Kürtlerin bir daha ayağa kalkamayacağı biçimde sonuç aldığını düşünmekteydi. Kürtler, bu politikalar sonucu varlığını yok etmek isteyen egemenler karşısında çaresizlik içinde teslim olmuş duruma düşürülmüştür. Türkleşme ve ulusal yok oluş bir kader gibi görülmektedir. Öyle ki Kürtlük gerilik, Türklük ise çağdaşlık olarak bilinçlere yerleştirilerek Türklüğü gönüllü benimsetmeye çalışılmıştır. Kuzey Kürdistan’da tüm Kürtler bu hale getirilmiş olmasa da, genel eğilim ve trend bu yönde işlemektedir. Bu durumu içlerine sindiremeyenler ise artık bir şey yapılamaz noktasına getirilmiştir.

Koşullar ne kadar zor, imkansızlıklar ne kadar umut kırıcı olursa olsun bir insan ve bir halk karar verdiği taktirde yok oluşa karşı direnebilir ve varlığını koruyabilir. Nitekim verilen mücadele sonucu artık klasik Kürt inkarcılığının iflas ettiğini belirtmek mümkündür. Bundan da öte, artık oyalama ve aldatmanın hiçbir biçimini kabul etmeyen bir halk gerçekliği ve  çözümün derhal gerçekleşmesi  gereken bir süreci yaşamaktayız.

Tüm olumsuzluklara ve ortaya çıkacak engellere rağmen uluslararası ve bölgesel siyasal durum da Kürt sorununun çözümü açısından elverişli hale gelmiş bulunmaktadır. Kürtlerin mücadelesi sonucu Türkiye’nin içine düştüğü durum ve Kürt sorununun çözümü konusundaki Türkiye toplumunda ortaya çıkan eğilim de çözüme dönük tarihi imkan ve fırsatları sunmaktadır. Artık Türk devleti eski politikayı sürdüremez hale geldiği gibi, Kürt halkı da eski statü altında yaşamak istememektedir. Kürt sorununun demokratik çözüm modeli olarak ortaya konulan demokratik özerkliğin, yaşamın tüm alanlarında devrimci demokratik bir ruhla örgütlendirilip harekete geçirilerek sorunun çözümü mümkündür.

Demokratik özerklik, Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde demokratik cumhuriyet haline gelmesi için önerilen çözüm projesidir. Bugüne kadar devletle diyalog temelinde uygulanmaya çalışılan bu demokratik çözüm modeli mücadeleyle inşaya da uygundur. Bu modelin bugün daha fazla güncel hale gelmesi, 2000’li yılların başındaki paradigmasal değişime dayalı olarak geliştirilen çözüm programının gereğidir. Bu programa ulaşmada yol ve yöntemler değişmiştir.

Demokratik özerklik, ulus devletin farklı toplulukları bir arada tutması yerine sürekli çatıştıran ve istikrarsızlık yaratan karakteri nedeniyle toplumları birbirinden uzaklaştıran anlayışına karşı ulusal sorunlarda en doğru çözüm modelidir. Nitekim günümüzde farklı toplulukların yaşadığı ulus devletler dönüşüme uğrayarak özerklikler temelinde farklı etnik ve dinsel toplulukların bir arada yaşadığı göreceli demokratik siyasal sistemler haline gelmektedirler. Çünkü farklılıkların özgünlüğünü ve özerkliğini kabul etme temelinde çoğulcu bir toplum olmak çağımızın temel demokratik eğilimidir.

Demokratik özerklik, yalnız Türkiye ile Kürtler arasındaki ilişkileri ve Kürt sorununu çözmeyecek, bunun yanında toplumsal sorunların çözümü açısından da köklü bir demokratik siyasal yapılanmayı ortaya çıkaracaktır. Ahlaki ve politik toplum değerlerini taşıyan örgütlü demokratik topluma dayandığından ekonomik sorunlar dahil hiçbir sorun çözümsüz kalmayacaktır.

Türkiye içinde ve dışında birçok çevre Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesi gerektiğini dile getirmiştir. Ancak CHP, MHP ve AKP’siyle politik parti oligarşisi Türkiye için değil, kendi çıkarları için politika ürettiğinden çözümünü dayatan Kürt sorununu çözmeye yanaşmamaktadırlar. Bırakalım Kürt sorununu çözmeyi, yürüttükleri politikalarla Türkiye’de çürümeyi derinleştirdikleri gibi Kürt ve Türk halkına da  derin acılar çektirmektedirler .

Devlet ve devlet uzantısı tüm kurumlar Kürt sorunun çözümünde  başat yeri olan Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah ÖCALAN’ın serbest bırakılma taleplerine karşı aldıkları tutum sorunu derinleştirmenin ötesine geçmemektedir.Çünkü Kürt sorununa vakıf herkes bilmektedir ki  PKK ve sayın ÖCALAN baş aktördürler. Bu nedenle sayın Abdullah ÖCALAN’a yaklaşım Kürt sorununa yaklaşımın kendisi olmaktadır. Buna rağmen tecritin katmerleştirilmesi aslında PKK, DTK  ve BDP  gibi gerçek muhatapları devre dışı bırakmak demektir ki; bu da inkar ve imha anlayışının sürdürülmesi anlamına gelmektedir.

Bu durumda Kürt halkının kendi demokratik özgürlükçü yaşamını kurma dışında bir seçeneği kalmamıştır. Devrimlerin tarih içinde zorunlu hale gelmesinin ve bu konuda cesaretli hamlelere atılmalarının en önemli nedenlerinden biri toplumlar için büyük tehlikeler ya da özgür ve demokratik yaşam fırsatlarının iç içe geçen bir durumla karşı karşıya gelmeleridir. Demokratik özerklik Kürt halkının artık mevcut durumda ulusal varlığını tehdit eden rejimlerin egemenliği altında statüsüz bir halk olarak yaşamak istemediğinin ifadesi olmaktadır. Dünyada Kürtler gibi 40 milyonu aşkın nüfusa sahip olan, ama hakları bu kadar yok sayılan ve ulusal varlığı yok edilmeye çalışılan başka bir halk yoktur.

Çözümsüzlük politikasında ısrar, halkları şiddet ve çatışma ortamında tutup güç kaybetmesinden başka bir sonuç vermeyecektir. Türkiye ve Kürdistan açısından her bakımdan çöküntü ve yıkım anlamına gelecektir.

Demokratik özerklik, Türk devletinin Kürtler üzerinde inkar ve imha politikası temelinde kurduğu siyasi statüyü reddederek kendi özgürlük ve demokrasisini yaşadığı yeni bir statüye kavuşmayı ifade etmektedir.

Demokratik özerklik; Kürdistan toplumunu örgütleyerek siyasi bir irade yaratmayı ve bu temelde Kürt halkı üzerindeki siyasi sömürgeciliği, toplum kırımı, ekonomik sömürüyü, talan ve kültürel soykırımı ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

Demokratik özerklikle; Kürtler, kendini demokratik bir toplum, demokratik bir siyasi iradeye kavuşturmadan ne Kürt toplumunun gücü ve siyasi iradesi ortaya çıkarabilir ne de Türkiye’nin ekonomik, sosyal, kültürel sorunları çözülebilir.

Demokratik özerklik; tüm bu görev ve işlevlerini ancak çoklu toplumun özgünlükleri ve özerklikleri temelinde demokratik konfederal örgütlenmesiyle oluşan demokratik ulus anlayışıyla yerine getirebilir. Dolayısıyla onlarca yıllık mücadeleyle ortaya çıkan Kürdistan’daki demokratik uluslaşmanın demokratik siyasi iradesi ve sisteme kavuşması anlamına gelmektedir. Böylece bir toplumun ruhu olan demokratik ulus, demokratik özerklikle bedenine kavuşmuş olmaktadır.

Demokratik özerklik; Türkiye halklarının hiçbir ihtiyacını karşılamayan, Türkiye toplumuna da yük haline gelen ulus-devletin var olan katı zihniyetini değiştirme ve halkların siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmesi önünde engel olmaktan çıkarma temelinde cumhuriyetin demokratikleşmesini hedeflemektedir. Dolayısıyla demokratik özerklik demokratik cumhuriyetin Kürdistan’daki izdüşümü olarak da görülmelidir. Kürt toplumu daha bugünden sadece Türkiye’nin değil, tüm bölge ülkelerinin en büyük demokratikleşme gücü haline gelmiştir. Özgürlük Mücadelesi, Kürt toplumunda gerçekleştirdiği demokratik,siyasal, sosyal ve kültürel devrimle başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu’nun demokratikleşmesi açısından büyük bir güç ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla Demokratik özerkliğin inşa süreci, bölgenin demokratikleşmesini de beraberinde getirecektir.

Bu süreç aynı zamanda Türkiye toplumunun demokratikleşme ve Kürt sorununu çözme isteğinin, bölgesel ve uluslararası durumun dayattığı demokratikleşme gerçeğinin ve zorunluluğunun Türkiye devletinin önüne konulmasıdır. Türkiye devleti bu durumda ya kaçınılmaz hale gelen bu demokratikleşme gerçeğini kabul edecek ya da Kürt halkını farklı tercihlere götürecek bir çatışma politikasını sürdürecektir.

Demokratik özerklik; sınırların değişmesini değil, sınırlar içinde halkların kardeşliğinin ve birliğinin pekişmesini sağlayacak, böylece Türkiye’de oluşan karşıtlaşmayı durdurup Kürt halkıyla Türkiye’nin yeni bir sözleşme ile Türk Kürt ilişkilerinde yeni bir dönem başlatacaktır. Demokratik özerklik, istenirse Türkiye’nin tüm diğer bölgelerinde de uygulanacak bir demokratikleşme modelidir. Zaten dünyada da devletler katı merkezi karakterlerini bırakarak adem-i merkeziyetçi siyasal sistemlere yönelmektedirler. Çünkü yerinden yönetime dayanan sistemler sorunları daha kolay çözdüğü gibi, her alanda gelişmenin daha da hızlandığı siyasal modeller haline gelmişlerdir. Bu yönüyle demokratik özerklik yetkilerin yerellere devredilerek devletlerin bu tür sorunları çözüp, demokratikleşmeye yöneldiği eğilimlere de uygun düşmektedir.

Tarihteki Türk-Kürt ilişkileri ve yeni Türkiye’nin kuruluşundaki ilişkiler, Türkiye’nin kurucu meclisi ve bu kuruluşun önderi Mustafa Kemal’in o günkü yaklaşımları böyle bir yeni ilişkiye tarihsel temel oluşturacak etkenlerdir. Çağımızda halklar arası ilişkilerin de farklı ulusal toplulukların varlıklarını ve kendilerini yönetmeleri temelinde yeniden şekillendiği dikkate alınırsa demokratik özerklik yeni Kürt-Türk ilişkilerinin çağdaş biçimde kurulmasının da en çözümleyici modeli olmaktadır.

Demokratik özerklik; bir devlet kurumlaşması olmadığından iktidar ve devlet odaklı savaşlar içinde olmaz. Bu açıdan tüm topluluklar, halklar ve siyasi birimlerle karşılıklı nitelikli ilişkileri kuracak karaktere ve kapasiteye sahiptir.

Demokratik özerklik; toplumdaki tüm çoklukların birbirlerini tamamlama ve güçlendirme biçiminde demokratik konfederal birliğini sağlama yeteneğini gösterirken, diğer parçalardaki Kürt siyasi sistemleri ve bölge halklarıyla da demokratik ve özgür ilişkiler geliştirmenin yoludur.

Demokratik özerklik; halkın öz iradesi olurken, diğer parçalardaki öz iradeler olan demokratik konfederal örgütlenmelerle birbirini güçlendirme ve tamamlama biçiminde ilişkiler kuracaktır. Ulus devletçi ve iktidarcı zihniyette olmadıklarından bu ilişkilerde kendini bir diğerinden üstün tutma eğilimi de olmayacaktır. Bu açıdan Kürtler arası sağlıklı ilişki kurulmasında demokratik özerklik zihniyeti ve yapılanması önemli ve yapıcı bir rol oynayacaktır.

Demokratik özerklik; bir devlet kurma ya da devlet yıkma olmadığından, bölge devletlerinin bu temelde Kürt sorununu çözmesine yol gösterici olacaktır. Bu karakteriyle aynı zamanda ulus devletlerle ilkeli uzlaşma temelinde devlet + demokrasi formülü çerçevesinde birlikte yaşamın ortaya çıkmasını da olanaklı kılacaktır.

Demokratik özerklik; faşist karakterde olmayan her siyasi güç tarafından ilkeli uzlaşmalar temelinde kabul edilecek bir ulusal sorun çözme modelidir. Demokratik özerkliğin bu karakteri bölge ülkeleriyle de sağlıklı bir ilişki kurulmasını ve demokratik özerkliğin tanınmasını sağlayacaktır. Devlet ve iktidar çatışmasına girilmediğinden faşist karakterde olmayan tüm siyasi güçlerle siyasi, sosyal, ekonomik her türlü ilişki kurması da mümkün olacaktır.

Demokratik özerklik; bu karakteriyle Türkiye’den başlamak üzere İran, Suriye ve Irak olmak üzere Kürtlerin devletlerle ilişkisinde yeni bir dönem başlatacaktır. Bu büyük sorun demokratik özerklik anlayışıyla çözüldüğünde bölgedeki tüm sorunlar bir bir çözüme kavuşmuş olacaktır. Kürt sorunu bölgede bir gerilim ve çatışma etkeni olarak kaldığından bölgenin de siyasal, ekonomik, sosyal istikrarsızlık içinde kalmasında önemli bir etken olmaktadır. Bölgede istikrar sağlanması açısından da bu sorunun çözümü önem kazanmaktadır. Demokratik özerklik projesi bu karakteriyle sadece Kürt sorununun çözümünü değil, tüm bölgesel sorunların çözümünü sağlama özelliğiyle evrensel nitelikte bir çözüm modeli olduğunu ortaya koyacaktır.

Bu gerçeklikten hareketle Demokratik Toplum Kongresi olarak, demokratik özerkliğin Kürt sorununun demokratik çözümünde en doğru model olarak karar altına almış olmamız,Kürt halkı tarafından da büyük bir coşkuyla karşılandı ve sahiplenildi. 14 Temmuz 2011 tarihli 5. Genel Kurul Toplantımızda Demokratik Özerkliği ilan ederek siyasal, sosyal, diplomatik, ekonomik, kültürel, ekolojik, hukuk, öz  savunma ve kadın alanlarında inşa çalışmalarını başlatmış olduk. Bu yönlü inşa çalışmalarımız belli bir aşama kaydetmiş olup halen  sürdürülmektedir.