DÖÇ Bölgesel Yönetimlerde Dünya Deneyimleri

DEMOKRATİK ÖZERKLİK ÇALIŞTAYI
BÖLGESEL YÖNETİMLERDE DÜNYA DENEYİMLERİ

Son iki yüzyılda dünyadaki bilim, teknik, ulaşım ve iletişimdeki gelişmeler büyük toplumsal değişim ve dönüşümlere yol açmıştır.19. yüzyılda yaşanan sanayi devrimi, buharlı makinelerin icadı ve ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, devlet sistemlerinde, üretim ilişkilerinde, teknikte ve toplumsal hayatta ciddi değişimler yaşanmıştır. Yaşanan bu değişimlerle devletler ve toplumlararası ilişkiler ve siyasal hayat önemli ölçüde etkilenmiştir.
Devletler, kamu hizmetlerini daha iyi sunmak, demokrasiyi yaygınlaştırmak, ülke bütünlüğünü sağlamak ya da korumak için farklı idari yapılara bürünebilir. İdari yapılanmanın bilinen üç temel biçimi var: Üniter devlet, federasyon ve konfederasyon.
Coğrafi bakımdan geniş bir alana yayılan, daha küçük devletlerin (eyaletlerin) bir araya gelmesiyle oluşan ya da çok-uluslu, yani birden fazla ulusun ya da etnik-dinsel grubun mevcut olduğu devletler, genellikle federasyon şeklinde örgütleniyor.
Eyaletlerine içişlerinde geniş özerklik tanıyan federal devletler, ABD ve Almanya örneklerinde idari nitelikte olabildiği gibi; Hindistan, Rusya, Kanada, Belçika, İsviçre, Irak, vs. örneklerinde olduğu gibi etnik-dinsel temelli de olabiliyor.
Toplumsal sorunlara bulduğu özgün çözüm yöntemleri ile Hindistan incelenmeye değer bir örnektir. Hindistan 2007 verilerine göre 1.225.000.000 dir.Ülke 28 eyalet ve 7 birlik bölgesinden oluşan bir federal cumhuriyettir.  1947’de bağımsızlığını kazanmıştır. 1947 öncesi eyaletler ve idari yapılanma İngilizler tarafından toplumsal özgünlük gözetilmeksizin keyfi düzenlemeye tabii tutulmuştur. Bu nedenle sık sık dini ve etnik sorunlar boy vermiştir. Bu durum bağımsızlık sonrası süreklileşen etnik, dini, mezhepsel çatışmalara zemin olmuştur.
Bunun üzerine 1956’da Hindistan parlamentosu ülkeyi etnik ve konuşulan dil sınırlarına göre yeniden düzenlemiş, Var olan eyaletlerden yeni eyalet ve birlik bölgeleri oluşturulmuştur. Her birlik bölgesi eyaletten daha sınırlı yetkiye sahip idari yapılanmadır. Her birlik bölgesinin kendi meclisini seçme hakkı bulunmaktadır. Meclislerin belirlenmiş sınırlı yasama yetkisi vardır. Ülke genelindeki resmi yazışmalarda ortak iletişim ve yazışma dili İngilizce ve hinduca’dır. Buna bağlı olarak ülke genelinde 27 ayrı resmi dil bulunmaktadır.          Bu her eyaletin kendi resmi dilinin yanı sıra İngilizce ve hinduca’yı da resmi dili olarak kabul etmesini ve kullanmasını öngörür.
Ülke genelinde toplam 850 farklı dil konuşulmaktadır. Bu dillerin hiç birinin öğrenilmesi ve konuşulması önünde engel bulunmamaktadır. Böylesine iç içe geçmiş kimlik, kültür ve dillerin varlığı özgürce gelişim ve yaşama şansı bulduğu oranda kardeşlik ve güçlü bir demokrasinin zeminini teşkil ediyor. Hindistan’ın, demografik, kimliksel ve coğrafi yönlerden devasa özelliklerine rağmen, genel çerçevede Keşmir “özerk” bölgesi hariç özerk sistemleri başarıyla uyguladığı söylenebilir.
1830 yılında bağımsız devlet olan Belçika Krallığı 1960’tan beri Fransızca konuşan Valonlar ve Flamanca (Hollandacaya çok yakın) konuşan Flamanlar arasında, din ve kültür farkı olmamasına rağmen, sırf lisan farkı yüzünden bölünmeye başladı ve geçen zaman içerisinde adı konmayan bir konfederasyona dönüştü. Bugünkü Belçika; kuzeyi Flamanca (yaklaşık beş milyon), güneyi Fransızca (yaklaşık üç buçuk milyon), kuzeydoğusu Almanca (elli bin kişi) ve bu üç dilin ortak konuşulduğu başkent Brüksel’den (bir milyon) oluşan bir devlet. Her bölgenin kendi parlamentosu ve bir de ortak milli parlamentoları var.
Bölge içerisindeki resmi ve özel tüm kurum, kuruluş, şirket, belediye vs. her yerle ve her yerde konuşma ve yazışma yalnız o bölgedeki resmi dille yapılır.
Örneğin Fransızca konuşulan bir bölgenin Belçika vatandaşı gidip Flamanca konuşulan bölgeye yerleşince, ailesi ve dostalarıyla Fransızca konuşma dışında, bütün “ana dil” haklarını yitiriyor. İşyeri, hatta merkezi hükümetle yazışması dahil her yerde Flamanca konuşmak ve yazmak zorunda.
Belçika modeli ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel açıdan nüfusa bakmaksızın eşit haklara sahip toplumlar yan yana (iç içe değil) yaşamaktadırlar.
Bir diğer önemli örnek Güney Afrika Cumhuriyetidir. Güney Afrika’da 9 özerk bölgenin parlamentosu ve yürütme organı bulunmaktadır (tarım, eğitim, sağlık, konut, ulaşım, polis, turizm, çevre konularında ve belediye kurmada yetkili). Ayrıca yasama, yürütme ve yargı başkenti olmak üzere üç başkente ve 11 resmi dile sahiptir.
Irak’ta da üç farklı grubun (Kürt, Şii Arap ve Sünni Araplar) çoğunluğu oluşturduğu, ülkenin 18 eyalete ayrıldığı, Irak’ın kuzeyinde özerk Kürt Federe Yönetiminin kurulduğu, eyaletlerden üçünün bu yönetime bağlı olduğu federal bir yönetim benimsenmiştir. Merkezi parlamentoda sadece ülkenin çoğunluğunu oluşturan gruplar değil ayrıca, farklı dinsel, etnik, kültürel veya ideolojik gruplarında temsiliyetleri sağlanmıştır.
Az bilinen bir örnek olarak Ukrayna da ise 1998 yılında Ukrayna Hükümeti’nin ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) sözleşmesinden mülhem ortaya koyduğu “yerlilik” (indigenous) tanımlamasıyla kısmen sıyrılan Özerk Kırım Cumhuriyetidir. Kırımlı Tatarların genel nüfus içindeki oranı % 12dir.Hala tam olarak istikrarlı bir özerk yönetimi yansıtmamaktadır; ancak Ukrayna’nın diğer bölgelerine oranla Kırım’da barış ve sükûnetin hüküm sürdüğü söylenebilir.Kırımda devlet dili Ukraynaca, resmi diller ise Rusça ve Tatarca.
Federal devletler gibi, üniter devletler de tektip değil. Üniter devletleri, merkezin ne denli güçlü olduğuna bağlı olarak üç tipe ayırmak mümkün:
1- Merkeziyetçi yapıda olanlar. Türkiye’nin belki en aşırı örneğini oluşturduğu bu kategoriye, yüzölçümü olarak küçük ve kültürel bakımdan yüksek derecede türdeş Portekiz, Yunanistan ve İrlanda da giriyor. Yunanistan’da dinsel birim olan keşişler özerk bölgesi Mont Atos (Aynoroz Yarımadası) kendi kendini idare etme hakkına dayalı ayrıcalıklı bir statüye sahiptir. Portekiz’de Asor ve Madere takımadaları için geçerli olan “tarihsel özerklik istemleri üzerine kurulu olan siyasal özerkliktir.
2-Ademi-merkeziyetçi yapıda olanlar. Yani yerel yönetimleri güçlü olduğu; eğitim, sağlık, polis gibi hizmetlerin belediyelere bırakıldığı üniter devletler. Kuzey Avrupa ülkeleri İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya bunlara örnek.
Dünyanın bir diğer ucunda yer alan Finlandiya dahi biri özerk olmak üzere 12 ile bölünerek yönetilmektedir. Finlandiya’ya bağlı Alanda adaları, Danimarka’ya bağlı Grönland Faroe adaları özerktir.
Türkiye idare sisteminin esinlendiği ve 26 bölgeye ayrılan Fransa bile 1982’den beri çağdışı ve aşırı merkeziyetçi sistemlerini elden geçiriyor. Yerel girişimleri güçlendirme, bölgesel ekonomik gelişmeyi teşvik etme ve kamu hizmetlerini daha etkin hale getirmek için merkezi yapı birçok yetkilerini yerel yönetimlere devretmiştir.
2003’teki Anayasa değişikliği ile Anayasanın 1. Maddesindeki ‘bölünmez cumhuriyet’ ilkesinin yanına ‘ülkenin idari teşkilâtı adem-i merkeziyetçidir’ ilkesini getirmiştir. en geniş yetkiler de farklı bir etnik yapısı olan Korsika’ya tanınmıştır.
Korsika’nın kendine özgü özel statüsü ve parlamentosu vardır. Ayrıca kültürel özerklik idari bölgeselleşme üzerinden sağlanmıştır. Korsika’da bölgesel diller öğretim sisteminde yer almıştır.
3- Devolüsyon yapanlar. Yani merkezî hükümetin bölgelere değişik ölçüde yetki devri yaptığı türden üniter devletler. Bunlardan öne çıkan en somut örnekleri İspanya ve Britanya. Tabii, üniter iken önce devolüsyon yapan, sonra da federasyonu kabul eden Belçika örneği de unutulmamalı.
“Üniter devlet” çok farklı yapılara bürünebildiği gibi, tek bir resmi dili zorunlu kılmıyor. Kastilyanca, İspanya’nın ortak resmi dili, ama geniş özerkliği olan Bask, Katalan ve Galiçya tarihi bölgelerinde yerel diller de yarı-resmi statüye sahip. “Üniter devlet” kamu okullarında anadil eğitimine de engel değil. İsveç’in resmi dili İsveççe, ama okullarında 100’den fazla dilde seçmelik anadil dersi veriliyor.

Devolüsyon  yapan  Britanyadan kısaca söz etmek gerekir:
Parlamenter demokrasiyle yönetilen bir meşruti (anayasalı) monarşi olan Birleşik Krallık(BK), toplam nüfusu 61 milyon olan dört parçadan oluşuyor. En büyük parça İngiltere (nüfusu 51 milyon). Onu İskoçya (5 milyon), Galler (3 milyon) ve Kuzey İrlanda (2 milyon) izliyor. K. İrlanda hariç BK’a Britanya deniyor. Her parçanın BK’a dahil olmasının ayrı bir tarihi var. Ancak BK 1990’ların sonlarında kabul edilen düzenlemelerle, etnik bakımdan farklı olan bölgelerine devolüsyon, yani yetki devri yaptı.
Britanya birleşik krallığını oluşturan topluluklarda Galler, Kuzey İrlanda ve İskoçya’da ana dilde eğitim mevcuttur. Ana dilde eğitim hakkı bu topluluklara özerklik tanıyan yasalarla tanınmıştır.
Ayrıca İngiltere Avrupa bölgesel ve azınlık dilleri şartı’nı 2000 yılında imzalamış, 2001’de onaylamıştır. Bu düzenleme ile eğitim alanında Gal ve İskoç dillerinde eğitim verilmesi kabul edilmiştir. Ayrıca bu dillerin yetişkinler tarafından okul dışı eğitimle öğrenilmesinin önü de açılmıştır. Gal ve İskoç dillerinin medya, yargı kurumlarında, idari makamlarda ve kamu kurumlarında kullanımı da düzenlenmiştir. Böylelikle bu dillerin sadece özel alanda değil, kamusal alanda da kullanımı yasallaşmıştır. Bölgesel ve yerel yönetimlerde bu çerçevede düzenlenmiştir. Yükümlülükler merkezi iktidar ile bölgesel iktidarlar arasında paylaşılmıştır. Özellikle eğitim alanında bölgesel iktidarlar öne çıkmaktadır.
İskoçya, Galler ve K. İrlanda’nın hepsi ayrı meclislere sahip oldukları gibi, BK parlamentosuna da temsilci seçiyorlar. İskoçya Parlamentosu, eğitim, sağlık, tarım, adalet ve ulaştırma konularında yetkili olduğu gibi (bugüne kadar kullanmadığı) ek vergi salma yetkisine de sahip. Yine 1999’da toplanan Galler Meclisi’nin ise vergi salma yetkisi bulunmuyor.
Avrupa’nın önemli ülkelerinde olan İtalya’nın devlet yapısını incelemekte yararlı olacaktır. İtalya devleti üniter yapıda, fakat farklı ölçeklerde özerk 20 idari bölgeye ayrılıyor. 1948 anayasasına göre etnik, dilsel ve kültürel farklılıklara sahip 5 bölge (Sardinya, Sicilya, Südtirol, Aosta Vadisi ve Friuli-Venezia) diğerlerine nazaran daha geniş özerkliğe sahip. Bunlar topladıkları vergilerin yüzde 60 ve üzeri bölümünü kendilerine saklayabiliyorlar. Buna karşılık sağlık, eğitim ve altyapı hizmetleri tamamen kendi sorumluluklarındadır. Bütün bölgelerin kendi meclisleri ve bayrakları var. Kamu binalarında İtalya ve AB bayrakları yanında bölge bayrakları da dalgalanıyor.
1999’da kabul edilen yasa Arnavutça, Katalanca, Almanca, Yunanca, Slovence, Hırvatça, Fransızca, Friulya, Ladino, Oksitan ve Sardinya dillerini azınlık dilleri olarak kabul ediyor. Kısacası, eğer çok farklı parçalardan oluşan İtalya birlik ve bütünlüğünü koruyorsa, bunu ayrılıkçılar dâhil bütün akımlara ifade ve örgütlenme özgürlüğü tanıyarak, farklı bütün bölgelere değişen ölçüde özerklik vererek, azınlık dillerine resmi statü kazandırarak başarıyor.
Ancak yargı birliği ilkesi uyarınca bölgelere yargı yetkisi tanınmamıştır.20 özerk bölge olan  İtalyan Anayasası 5. maddede tek ve bölünmez cumhuriyetin yerel özerklikleri tanıdığını ve gerçekleştirilmelerini kolaylaştıracağını belirtir.
Güneydoğu Asya bölgesinde olan Endonezya’da dikkate alınması gereken bir örnek. Endonezya: 1999 reformlarında ülkenin 33 vilayetinden üçüne özel statü verilerek kendi yöneticilerini, bayraklarını ve marşlarını belirleme yetkisi tanındı.
Bir örnekte Moldova’dan, küçük Gagavuzya bölgesinden. Gagavuzya, Moldova’nın Türk kökenli toplumu Gagavuz azınlığın yönetimindeki özerk bölge. Gagavuzlar,  (‘Gökoğuzlar’) 3.5 milyon nüfuslu Moldova’nın toplam nüfusunun yalnızca 4.4’ünü oluşturuyor. Toplam sayıları ise son nüfus sayımına göre 155 bin.
Moldova’nın SSCB’nin 1991’de yıkılmasının ardından bağımsızlığını kazanmasıyla Gagavuzlar da 1994 yılında özerk bir konuma kavuştu.
Bu küçük ülkenin herhangi bir kenti gibi dursa kimsenin şaşmayacağı Gagavuzya bölgesi o tarihten bu yana çok geniş bir özerkliğin içinde ülkenin geri kalanıyla barış içinde yaşıyor. Kendine ait bir bayrağı ve marşı olan Gagavuzya’da, ana dil Gagavuzca’nın yanısıra Moldovaca ve Rusça da resmi diller. Üç küçük kentten oluşan özerk bölge, Moldova anayasası ve Gagavuzya’nın özel statüsünü belirleyen kanunlarıyla yönetiliyor.
Bu yasalar da, Moldova’nın devlet statüsünde bir değişiklik olması durumunda Gagavuzlara self determinasyon hakkı tanıyor.Türkiye’de sık tartışma konusu yapılan ‘neresi Kürt bölgesi, neresi değil’ meselesini Moldova, nüfus oranının yüzde 50’sini dikkate alarak çözmüş. Yani, nüfusu yüzde 50’nin üzerinde Gagavuz olan bir bölge Gagavuzya’ya dahil ediliyor.
Gagavuz nüfusun genel nüfusa oranının yüzde 50’nin altında olduğu yerlerde de referandum uygulanarak o bölgenin nerenin denetiminde olacağı belirleniyor. Bu konuda da bir hayli esnek davranılmış, örneğin nüfusu yüzde 50’nin altında Gagavuz olan bir bölge referandumla Gagavuzya’ya dahil olsa bile, bir yıl sonra yeni bir referandumla, yüzde 50’nin üzerinde ‘evet’ oyuyla o bölgeden ayrılma hakkına sahip oluyor.Bölge 35 milletvekili olan Gagavuzya Halk Meclisi’nce yönetiliyor Gagavuzya özerk bölgesinde herhangi bir Moldovalı başkan seçilebiliyor, tek şart var; Gagavuz dilini iyi bilmesi gerekiyor. Bölgenin ekonomisi, vergi düzenlemeleri ve bütçesi özerk bölgenin meclisi ile Moldova hükümetinin ortak kararlarınca  belirleniyor.
Risk Altındaki Azınlıklar Projesi 2003 yılındaki değerlendirmesine göre, Moldova’da 1994’ten bu yana devam eden bu geniş tanınmış özerklik durumu nedeniyle herhangi bir etnik çatışma ihtimali neredeyse yok. Değerlendirme, Avrupa Konseyi’nin Gagavuzya’ya tanınan otonomiyi ilk dönemlerde yetkileri itibariyle ‘çok fazla’ bulduğunu da not ediyor.
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı ve AKP Antalya milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu, 15 Temmuz’daki Moldova ziyaretinin ardından Twitter’da Gagavuzya ile ilgili iki mesaj paylaştı. Çavuşoğlu, “Gagavuzya otonom bölgesi tek ülkede farklı milletlerin birarada yaşaması açısından iyi bir model. Bu nedenle diğer Avrupa ülkeleri için de bir ilham kaynağı olabilir” diye yazdı. Bir takipçisinin “O halde Kürtler için de uygulanabilir mi” sorusuna ise yanıt vermedi.
Yetki devrinden söz ederken Latin Amerika ülkelerine de bakmak gerek.
XX. yüzyılın son on yılı, Latin Amerika ülkelerinin büyük çoğunluğunda, ya anayasa değişikliği yoluyla, ya da “demokratikleşme” süreçleri dahilinde ulusun çok-etnisiteli ve çoğul kültürlü karakterini tanıyan yeni Anayasaların benimsenmesine sahne oldu.
Latin Amerika ülkelerinin neredeyse tamamı, günümüzde Anayasalarına ülkelerinin çok-etnisiteli ve çoğul kültürlü karakterini tanıyan maddeler geçirmiş durumdadırlar.
Latin Amerika ülkelerinden Şili, Anayasası’nı değiştirmemekle birlikte ILO’nun 169 sayılı Konvansiyonu’nu 2008 yılında onaylayarak bu yolda önemli bir adım attı. Şili, daha önce ise, topraklarında yaşayan Mapuche, Rapa nui ve Aymaralar için geniş kolektif haklar tanıyan bir yerli yasasını kabul etmişti (1993).
ILO’nun 169 sayılı Konvansiyonu vurgulamak gerekirse ILO 169 Sayılı Konvansiyonu “Yerli Halklar, kendi dil ve kültürlerini serbestçe geliştirme ve kendi gelecekleri hakkında karar verme hakkına sahiptir. Yerli Halklar, kültürlerini geliştirmek için kendi tercihlerini yapacaklar. Bu, aynı zamanda siyasi, ekonomik ve sosyal sistemleri geliştirmek hakkını da içerir. Haklar, çevrenin korunması, dil ve kültürel ifade, kendi kaderini tayin ve özerklik hakkı, ulaşılabilir eğitim, arazi, toprak ve kaynaklarını kendi kullanma hakkı, kendilerini etkileyen kararlara katılma hakkı ve yaşam tarzlarını etkileyebilir, geleneksel değerleri koruma hakkı da içerir.”ILO-Konvansiyonu aşiretlerin haklarını da garantiliyor.
169 numaralı ILO-Sözleşmesi, sadece Yerli Halkların ve aşiretlerin haklarını kapsıyor.
Birleşmiş Milletler’in (BM) Yerli Halklar tanımı şöyle: Başka halkın veya devletlerin işgaline uğramadan önce belli coğrafyada yerleşmiş veya o coğrafyada yaşamış, yaşadıkları topraklar başka devletler tarafından ilhak edilmiş ama geleneksel değerlerini, sosyal, kültürel veya siyasal yaşam şekillerini ve geleneksel kurumlarını tam veya kısmen koruyabilmiş topluluklara Yerli Halk denilir. Bunlara eski ya da orijinal halk da denilir.
Yerli Halkların tanımı, çeşitli halkların endüstrileşmiş ekonomi ve devletleşmiş siyasi yapıların dışında kalmış halkların örgütlemesine de dayandırılıyor.BM yerli halklar tanımlamasında endüstüriel toplumdan etkilenmemesi de önemli bir kriter sayılmaktadır.
ILO 169 Sayılı sözleşmeyi imzalayan ülkelerden biride Meksika’dır. Meksika Anayasası’nın1992’de değiştirilen 4. maddesi, “Meksika ulusunun, yerli halklara dayanan çoğul-kültürlü bileşimini tanımakta ve dilleri, kültürleri, örfleri, adetleri, kaynakları ve özgül toplumsal örgütlenme biçimlerini koruma altına almaktadır.”Anayasa bunun yanı sıra, yerli cemaatlere örf ve adetleri (“usos y costumbres”) doğrultusunda iç otoritelerini ve belediyeler nezdindeki temsilcilerini seçme yetkisini tanımaktaydı.
Benzer bir süreci diğer Latin Amerika ülkelerinin pek çoğunda izlemek, mümkündür. Çarpıcı bir örnek, Kolombiya’dır. Kolombiya’da, yerli örgütlerinin de temsiliyle oluşturulan Ulusal Kurucu Meclis, ilk kez yerli halkların ve cemaatlerin toprak, siyaset, ekonomik gelişme, idare ve toplumsal-kültürel haklarını tanıyan yeni bir anayasanın hazırlanışını üstlendi.
1991 tarihli yeni Kolombiya Anayasası, “Kolombiya ulusunun etnik ve kültürel çeşitliliğini tanıyıp koruma altına almakta; İspanyolca’yı Kolombiya’nın resmî dili olarak tanımakla birlikte etnik grupların dil ve lehçelerini kendi bölgelerinde resmî dil kabul etmektedir.
Aynı dönemde Ekvator’da da hükümetler yerli hakları konusunda bir dizi inisiyatif gerçekleştirmiştir: 1996’da kabul edilen Anayasa’nın 1. maddesinde Ekvator’u “çoğul-kültürlü ve çok-etnisiteli” olarak tanımlayan değişiklik yapılarak, yerli halkların çoğunlukta olduğu bölgelerde yerel yöneticilerini seçme hakkı tanınmıştır.

Latin Amerika ülkelerinde ILO’nun 169 nolu kararnamesi (1989) ile yerlilik ilkesinin kabul edilmesiyle birlikte yerli halkların Özerklik talepleri toprak taleplerini içermeyecek şekilde   tanınmıştır. “İçsel kendi kaderini tayin hakkı” veya içsel öz-yönetim (bölgeyi, doğal kaynakları denetlemek, doğru ve adil temsil, mali özerklik, kültürel hürmet) uygulamasına gidilen bu ülkelerde, özellikle Panama ve Nikaragua’da bazı ciddi sorunlar yaşanmasına rağmen ilerleme kaydedildiği tespit edilmiştir. Willem Assie, “yerli”liğe dayanan özerkliğin âdem-i merkeziyetçilikten biraz daha güçlü olduğunu ama gene de kısıtlı bir özerklik olduğunu belirtiyor ve şiddetli çatışmalara yol açan taleplerin böylelikle karşılandığının altını çiziyor. Bu deneyimlerin siyasal, ekonomik ve hukuki incelemesinden sonra araştırmacı şöyle demektedir: “Özerklik ve özyönetimlerin önemi, esasında daha geniş bir demokratikleşme içinde yer aldığında artar.
Yetki devri yapan önemli ülkelerden biri de olan İspanya’da 17 özerk bölge ve iki özerk kent bulunmaktadır. İspanya 1978 Anayasası ile geniş bir toplumsal mutabakat sağlamaya dayalı özerklikler tanınmıştır.
Anayasanın girişinde bütün İspanyolların ve İspanya halklarının insan haklarını, kültürlerini, geleneklerini ve dillerini koruma amaç edinilmiştir. Anayasanın giriş kısmının ikinci maddesine göre, “Anayasa, İspanyol ulusunun ve tüm İspanyolların anavatanının bölünmez bütünlüğü üzerine kurulmuştur. Milliyetler ve bölgeler için özerklik hakkı garanti altına alınmıştır.”
Anayasa milliyetlere de özerklik tanımaktadır (Katalonya, Bask ülkesi, Galisya). İspanya’da özerk topluluklar Almanya’nın federe devletlerinden daha geniş bir yasama yetkisine sahiptirler.
İspanyanın Katalonya bölgesinde yürürlükte olan dil politikalarını tüm yönleriyle düzenleyen 1998’deki Katalan Dil Yasası (Catalan Linguistic Act) İspanya’da büyük tartışmalara yol açmıştır. Yasa üç temel hedef belirlemiştir. Bunların ilki dil politikasının okullarda ve sivil hizmetlerde yasallığının belirtilmesini sağlamaktır. İkincisi Katalanca’nın medyada ve kültürel sektörlerde boy göstermesini, sosyal ve ekonomik alanlarda kullanılmasını sağlamaktır. Üçüncü olarak Yasa, anayasal ve hukuksal kısıtlamalara rağmen, Katalanca ile İspanyolca’nın Katalonya’da eşit statülere sahip olmalarını amaçlamaktadır.
Yasa, üniversitelerin de Katalanca’yı kullanmalarını öngörmektedir. Katalanca’nın medyada ve kültürel sektörlerde yer almasını sağlamak için radyolara, televizyonlara ve sinemalara Katalanca kotaları uygulanmaktadır. Özel sektöre ait dükkânlar da, herhangi bir resmî dili konuşanlara hizmet vermedikleri takdirde cezalandırılabilecektir. Ticari yazışmalar da en azından Katalanca kaleme alınmalıdır.  1983’te kabul edilen bir önceki Yasa, Katalan dilinin yaygınlaşmasını ve kamusal alanda kullanımını hedeflerken, son Yasa, Katalanca’nın toplumda kullanımına yoğunlaşmaktadır. Pek çok açıdan Yasa, Katalanca’nın yaşatılmasıyla, Katalanca konuşanların çıkarlarıyla ilgilendiğinden daha çok ilgilenmektedir. Bu korumacılık da kolektif hakların bir parçası olarak algılanmaktadır. Katalan kanunları kolektif haklar kavramından etkilenmiştir.
Bugün siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel tüm demokratik haklarına, bayrak ve milli marşa sahip olan Bask halkının, büyük bir çoğunluğu, kendi özerklik kanunları olan Guernica Kanunu ile oluşturulan statükodan memnundurlar.
Şu andaki Galicia Özerk Yönetimi 16 Mart 1978 yılında kurulmuş 1981 yılında güçlendirilerek bugüne gelmiştir. Hükümetin başında bir Başbakan vardır ve yasama görevi özerk bölge parlamentosundadır.

İspanyadaki demokratik değişim dönüşüm sonucu itibari ile değerlendirirsek;
Geniş bir toplumsal mutabakatla kabul edilen 1978 tarihli anayasanın önde gelen başarısı hiç şüphesiz, demokrasiyi geri dönülmez bir şekilde yerleştirerek İspanya’ya AB üyeliğinin yolunu açmış olmasıdır. Bu yoldan yürüyerek İspanya bugün dünyanın en özgür ve zengin ülkelerinden biri haline gelmiştir. Anayasanın aynı ölçüde büyük başarısı, birlike yaşam duygularını güçlendirmişir.
Bütün bölgelerin zamanla Madrid’le müzakere yoluyla özerkliklerini genişletme hakkı kabul edildi. Nitekim İspanya’da yaşanan, bölgelerin merkezle müzakere yoluyla özerkliklerini genişletmeleri olayıdır. Katalonya’nın sosyalist liderlerinden Pasqual Maragall şöyle demektedir.
Diyelim ki bundan 30-40 yıl sonra Katalan ve Bask bölgeleri, (“Bölgeler Avrupası”na doğru evrilen AB içinde) bağımsız olmaya karar verdiler. Bu karar herkesin rızasıyla, barış ve demokrasi içinde, kan dökülmeden alınırsa, bunun kime, ne zararı olabilir ki?
İspanya’dan çıkarılabilecek dersler nelerdir? Başlıca şunlar: Tümü Katolik İspanya’da din birliği, bölge milliyetçiliklerinin doğmasına engel olmamıştır. Bölgelerin milli kimliklerinin ve özerklik taleplerinin tanınması, ayrılıkçılığın güçlenmesi sonucunu vermemiş, aksine birlikte yaşam duygusunu güçlendirmiştir.
Milliyetçiliğin en kuvvetli olduğu bölgelerin ülkenin en zengin bölgeleri olması, tek başına ekonomik gelişmenin ayrılıkçılığın “panzehiri” olmadığına işaret etmektedir.
Belki en temel ders ise şu: Yukarıdan dayatılmayan, bütün tarafların üzerinde mutabakata vardığı SİVİL RUHLU, DEMOKRATİK, ÖZGÜRLÜKÇÜ EŞİTLİKÇİ VE ÇOĞULCU bir anayasa ülkede demokrasiyi geri dönülmez bir şekilde yerleştirmenin, birlik ve barışı korumanın en etkili yoludur.
Bugünün dünyası, sorunların çözümünü demokratik yöntemlerle, diyalog ve müzakere sürecini dayatmaktadır. İngiltere, İspanya,  Güney Afrika gibi ülkeler sorunlarını bu yöntemlerle büyük ölçüde aşmış ve çözmüşlerdir.
Katı, Tekçi merkeziyetçi yönetimlerden Bölgesel, Özerkleşme ve özyönetimlere doğru bir gidişat beraberinde çok dilliliğin ve çok kültürlülüğün de gerçekliğini açığa çıkarmaktadır.
Bugün Belçika, İsviçre, Lüksemburg, İspanya, Kanada gibi ülkelerin dışında birden fazla resmi dili olan birçok ülkenin olduğunu görebiliriz.
Örneğin İsrail’de üç resmi dil (İbranice, Arapça ve İngilizce)  var. Birden fazla resmi dili olan ülkeler arasında Norveç, Finlandiya, Beyaz Rusya gibi birçok örnek sayılabilir. Norveç’te üç farklı dil konuşulmasına rağmen bu dillerden sadece ikisi bütün ülke çapında resmi dil statüsünde.
Güney Afrika’nın 11 resmi dili var. Hindistan’da ise ülkenin tamamında geçerli olan iki resmi dilin yanı sıra,27 resmi dil ve çeşitli bölgelerde geçerli olan yöresel resmi diller var. Yeni Zelanda’da ise üç resmi dil var Ukrayna’da şu an tek resmi dil Ukraynaca ama okullarda ülkede yaşayan diğer etnik grupların dillerinde de eğitim yapılabiliyor. Ukrayna’da ikinci resmi dil olarak Rusçanın kabul edilip edilmeyeceği konusunda ise bir tartışma yaşanıyor. Balkan ülkelerinde de çok değişik uygulamalar olduğu biliniyor.
Bu örneklerde gösteriyor ki “Birden fazla resmi dili olan ülke bölünür”, “birden fazla eğitim dili olan ülke yıkılır”, “bütün dünya bizi bölmek için pusuda bekliyor” fobilerinden de, kaygılarından da kurtulmak gerekir. Dünyadaki demokratik gelişim, devlet sınırları içersindeki farklılıkların bir arada barış içerisinde özgürce yaşam isteğini güçlendirmektedir. 20. Yüzyılın her şeye muktedir ulus-devlet formasyonu yerini dünya ile birlikte değişen demokratik devlet olgusuna bırakmıştır. Bu gerçek görmezden gelinerek yapılacak her türlü tespit yanıltıcı olacaktır. Bu açıdan bakılınca farklı kimlikleri özgürlükleri tanımak üniter yapıyı bozmadığı gibi demokratik birliği de güçlendirdiği görülecektir.
Tersine inkârcı ve yok sayıcı yaklaşımlar sorunları içinden çıkılmaz hale getirdiği gibi çatışma ve savaş ortamına da zemin sunmaktadır. Dünya deneyimleri de bize bir kez daha göstermiştir ki farklı kimlikler, farklı kültürler ayrıştıran, bölen, parçalayan değil birleştiren, bütünleştiren birer zenginliktirler. Bu zenginlikler eşit, özgürce, birlikte barışçıl bir şekilde yaşandığı zaman demokratik gelişim, sosyal adalet, ekonomik büyüme ve toplumsal kalkınma da sağlanacaktır.