Demokratik Özerklikte Ekonomi Sempozyumu Konuşması

Değerli konuklar, değerli basın mensupları;

Hepiniz, Demokratik Toplum Kongresi olarak düzenlemiş olduğumuz “Demokratik Özerklikte Ekonomi” sempozyumuna hoş geldiniz!

Bölgemizin ve hatta belki de dünyanın en önemli sorunu, Kürt sorunu. Zira coğrafi olarak dört ulus-devletin topraklarına dağılmış bir habitusu paylaşan Kürtler, yaklaşık 40 milyonluk nüfusuyla dünyadaki en büyük devletsiz halk konumunda. Dolayısıyla sorunun herhangi bir biçimdeki çözümü ya da çözümsüzlüğü (her bir ülke toprağındaki mevcut durumları paranteze alarak söylüyorum) statükoyu değiştirmeye ciddi bir aday. Ancak özellikle Türkiye’de sorun çok daha can yakıcı bir mahiyet arz ediyor. 30 yıla yakın bir süredir, Kürt sorununun sert bir gerçeklikle gündemde oluşu, yaklaşık 40 bine yakın insanın hayatını kaybetmesi, maalesef rutine bağlamış bir biçimde halen yaşamını yitiren körpecik bedenlerin haberlerini işitiyor olmamız, sorunun demokratik bir biçimde çözüm aciliyetini net olarak ortaya koyuyor. Öte yandan güncel olarak Arap Devrimleri ve Ortadoğu’daki dönüşüm rüzgarı, “zamanın ruhu” olarak sorunun çözümüne ilişkin muazzam bir basınç uyguluyor.

Değerli arkadaşlar;

Mevcut konjonktürü de hesaba kattığımızda, verili şartlar altında, tarihin bize çözümü dayattığı ortadadır. Ancak bu kapsamlı – devasa sorunun demokratik bir biçimde çözüme kavuşabilmesi için, öncelikle Kürt sorununu doğru bir biçimde formüle etmek gerekiyor. Zira, sorunu doğru bir biçimde ortaya koymayıp, doğru bir biçimde tanımlamayan her yaklaşım, yanlış bir kalkış noktasından hareket edeceğinden, varacağı menzil de hatalı olacak, demokratik çözümü ıskalayacaktır.

Lafı gevelemeden açık yüreklilikle şunu ifade etmeliyiz ki, bu sorun, kimliğinin inkar edilmesi temelinde, Kürt halkının statüsüz bırakılması sorunudur! Yaklaşık 100 yıl kadar önce Ortadoğu’da modern ulus-devletlerin adeta cetvelle çizilmiş sanal sınırlarla emperyalizm zoruyla oluşturulması, aynı zamanda Ortadoğu’nun kadim halklarından Kürtlerin de bu yeni evrende statüsüz bırakılarak, tarih dışına itilmesi anlamına geliyordu. Bu yeni “halkların hiyerarşisi”nde Kürtlere bir etnisite hakkı tanınmıyor, Kürtler ulus-devletlerin homojenize edici asimilasyon politikalarına terk ediliyordu. O gün bugündür, sorun tüm yakıcılığıyla, Kürtlerin statüsüz-kimliksiz bırakılmaları temelinde, ne yazık ki kanla, gözyaşıyla ve büyük acılarla katmerleşerek devam ediyor.

Geldiğimiz noktada ise, uzun yıllardır verilen mücadeleler sonucu, artık Kürt sorununun varlığının kabulü eşiğini aşmış bulunmaktayız. Yani Kürt sorunu artık tanınıyor, Kürt halkının kimlik temelli bir haksızlıkla karşı karşıya olduğu bir biçimde ifade ediliyor. Ancak ne yazık ki halen doğru bir biçimde tanımlanmıyor. Kürt sorunu, son tahlilde bir demokrasi sorunudur, çözüm projesi de bir demokratikleşme projesi olmalıdır. Tekrar ifade etmek gerekirse, sorunu net bir biçimde tanımlayamazsak doğru çözümü de ortaya koyamayız.

Değerli basın mensupları, değerli konuklar;

İşte biz bu kalkış noktasından hareketle Demokratik Özerklik projesini kamuoyuyla ve halkımızla paylaştık. Bizim çözüm projemiz, Demokratik Özerklik projesidir. Sunduğumuz bu projeyi kamuoyuna doğru bir biçimde anlatmak, anlaşılır kılmak boynumuzun borcu. Çünkü, ne yazık ki Demokratik Özerklik projesinin anlaşılması hususunda muazzam bir dezenformasyon, manipülasyon ve bilgi kirliliği söz konusu. Öncelikle bu sahadaki taşları temizlemek elzem. Demokratik Özerklik projesi nedir, ve belki de daha önemlisi Demokratik Özerklik ne değildir, kısaca bunlara temas etmek istiyorum.

Öncelikle buradan Türkiye Cumhuriyeti devleti sınırları içerisinde yaşayan tüm halklara sesleniyorum, Demokratik Özerklik projesi bir öcü değildir! Buradan kamuoyuna net bir biçimde söylemek istiyorum, bu proje, ülkeyi bölme projesi değildir! Bilakis, Kürt sorununun demokratik bir biçimde çözüme kavuşmasını sağlayacak, birlikte yaşamı esas alan bir çözüm modelidir. Biz, birlikte yaşama iradesini kendisine temel kaygı olarak ele alan bir çözüm modeli öneriyoruz. Derdimiz, bu yakıcı soruna ilişkin bir çözüm önerisi ortaya koyarak, tartışmak. Bunu yaparken de elbette ki toplumun hassasiyetlerini göz önünde bulunduruyoruz. “Balkan Harbi” gibi muazzam travmalar yaşamış bir toplumun kaygılarını anlıyoruz.

Kamuoyuna altını çizerek buradan seslenmek istiyorum. Biz, sadece Kürtler için değil, ülkemizdeki herkes için Demokratik Özerklik istiyoruz! Çünkü bu projenin Kürt sorununun çözümünü de içeren büyük bir toplumsal demokratik dönüşüm projesi olduğunu düşünüyoruz. Tek taraflı kimlik politikasının dayandığı temeller ve varabileceği sonuçları eleştirel analize tabi tutarak, bütün ezilen grupların varlığını güvenceye alacak demokratik bir çoğulluk kurmanın zorunlu olduğunu savunuyoruz.

Bütün ezilen grupların kolektif varlığını güvenceye alacak demokratik bir çoğulluk kurmak gereklidir. Aksi takdirde, dünün ezilenleri yarının ezenleri konumuna geçebilir. Dünün eşitsiz-haksız durumunu ortadan kaldırmayı öngören yaklaşımlar, yarın yeni türden bir hiyerarşiye yol açabilir. Dolayısıyla Demokratik Özerklik projesi, halkları yeni türden bir hiyerarşiye boğan bencil bir model önerisi değildir. Aksine, katı merkeziyetçilik yerine yerelleşmenin demokrasi potansiyelini açığa çıkarmaya uğraşan, homojenite zoruna karşı farklı tüm etnik-kültürel-inançsal grupların demokratik bir biçimde bir arada yaşama fırsatını öne çıkaran, birlikte yaşama projesidir.

Değerli arkadaşlar;

Demokratik Özerklik projesi, yönetsel modellerin güncel krizi koşullarında, siyasal olana itibarını kazandırma kaygısı temelinde, demokrasiyi tüm kurumlarıyla geri çağıran bir radikal demokrasi projesidir! Neoliberal paradigmanın ortaklaşa yönetme iddiaları, yönetişim gibi büyülü sözcüklerle ideolojik bağlamı gizlenmiş bir biçimde dolaşıma sokulurken, bu manipülasyonun da maskesini düşürüp Türkiye’deki tüm halklar ve ezilenler için “gerçek demokrasi”yi hayata geçirmek istiyoruz. Türkiye’nin bütününde; geri çağırma ilkesi, mahalle meclisleri, kamusal hizmetlerde demokratik özyönetim, köy komünleri, farklı dinsel-kültürel-etnik grupların eşitçe temsiliyeti, kongre örgütlenmesi, halk delegeliği sistemi, kadın meclisleri gibi kurumsallaşmalara giderek, ulus-devletin dıştalayıcı teknik temsil pratiklerini toplum lehine dönüştürmeyi amaçlıyoruz.

Biz demokratik özerklik projesiyle iki temel noktadan hareket ediyoruz. Birincisi, katı merkeziyetçilik ve homojenite zoruyla yönetim rasyonalitesini imal eden ulus-devlet ile kapitalist modernite arasındaki varoluşsal bağın altını çizerek ona muhalefet etme imkanını gündemleştirmek istiyoruz. İkincisi, 1980 sonrası dönüştürülen neoliberal yönetsel modellerin güncel krizi koşullarında, komünal bir özyönetim esprisi temelinde “siyasal olanı” geri çağırıyoruz! İtibarı ayaklar altına alınan, teknik bir işlem derekesine düşürülen, içeriği son derece olumsuz bir içerikle yüklenen negatif “siyasal” tanımlamalarına karşı, siyasala katılımcı özünü geri kazandırmak, siyasetin özgürleştirici fonksiyonunu mümkün kılmak istiyoruz!

Biz bir demokrasi projesi sunuyoruz ve demokrasiyi salt politik alana sıkıştırmıyoruz. Ekonomiden kültüre, toplumsal cinsiyet ilişkilerinden insan-doğa ilişkilerine toplumsal gerçekliğin her türden görünümünün demokrasi programına dahil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Demokrasi algısını da demokratikleşmeye talibiz. Demokrasiyi demokratikleşmeye talibiz!

Bunu yaparken de her türlü detayı mutlak bir biçimde belirlenmiş bir projeden söz etmiyoruz. Derdimiz, temel kaygıları belirlenmiş bir biçimde ortaya konmuş Demokratik Özerklik projesini tartışmak, tartıştırmak. İşte bugün bu toplantıda buluşmamızın nedeni, bir radikal demokrasi projesi olarak Demokratik Özerklik’in ekonomi boyutuna ilişkin tartışmak, sorun alanlarını ortaya koymak ve çözüm üretmek.

Değerli basın mensupları, değerli konuklar;

Radikal bir demokrasi projesi olarak Demokratik Özerklik, toplumsal gerçekliğin ekonomi olarak tanımlanmış alanında da radikal bir demokratik dönüşüm programı öngörüyor. Zira, toplumdaki sınıfsal eşitsizlikleri, sömürüyü, eşitsiz mülkiyet, üretim ve mübadele ilişkilerini gündemine almayan antikapitalist bir projenin başarılı olamayacağını savunuyoruz. Kapitalist modernitenin, talan ekonomisi temelinde işçi sınıfı-emekçiler üzerinde kurduğu muazzam sömürü baskısını, sermaye tekellerini, eşitsiz toplumsal mülkiyet ilişkilerini görmezden gelemeyiz. Bunun için Demokratik Özerklikte ekonomi; kamusal hizmetlerde demokratik özyönetim, fabrika konseyleri, kolektif tarımsal üretim kooperatifleri ve tüketici birlikleri gibi kurumsallaşmaları da gündemine alarak tartışmaya açmalı, toplumu sermaye tekelleri ve piyasanın kıskacından kurtarmanın yollarını aramalıdır. Metodolojik bireyci kapitalist bencillik ahlakına karşı, dayanışmacı komünal ahlakı gündemine almalıdır.

Öte yandan, tüm bunları ifade ederken, uzak durmamız gereken bir patolojiden de kısaca söz etmek istiyorum. Toplumsal gerçekliği salt ekonomi kertesine sıkıştıran ve altyapı-üstyapı ikiliğini kaba bir biçimde yorumlayarak, her türden toplumsal probleme ilişkin tek şaşmaz belirleyici ögenin ekonomi olduğuna yönelik bir indirgemeciliği ifade eden ekonomizm, toplumsal muhalefete büyük kaybettiren bir saplantıdır. Bu hastalıktan uzak durmak gerekli. Zira her toplumsal probleme ilişkin büyülü bir anlam haritası konumuna devreye sokulan ekonominin bu yanlış yorumu, sorunun anlaşılmasına da, çözülmesine de katkı sunamıyor.

Kürt sorunu özelinde de ekonomizm hastalığından uzak durmak zorunlu. Bu anlamda, Kürt sorununda hem klasik sol yaklaşımla, hem de aydınlanmacı-modernist yaklaşımla da aramıza mesafe koyuyoruz. Nasıl ki klasik sol yaklaşım, sorunu kaba ve dar sınıfsal bir boyuta indirgeyip kolaycılığa kaçıyorsa, ulusal kalkınmacı-Kemalist yaklaşım da aydınlanma değerlerinin kaba bir okuması temelinde Kürt sorununu “fabrikasızlık” retoriğine sıkıştırıyor.

Bu bağlamda reel sosyalizm deneyimlerini de hesaba katacağız. Günahıyla sevabıyla ölçüp biçeceğiz, tartacağız. Endüstriyalizm ve fordizmin sosyalist versiyonu olduğu oranda bu sistemi eleştireceğiz. Ancak kapitalist birikim ahlakına karşı komünal topluluk ahlakını ortaya koyduğu oranda da bu geleneği sahipleneceğiz. Şu ana değin ne yazık ki hem teorik kurgusuyla Marksizmin kimi yorumları, hem de pratik biçimleriyle reel sosyalizm deneyimleri, ekonomizm hastalığıyla malul kılındı. Ekonominin her şeyi şaşmaz-mutlak bir biçimde belirlediği iddiası muhalif yaklaşımlara muazzam kaybettirdi. İşin garibi, bu durumun kuramsal referanslarının da oldukça tartışmalı olması.

“Modernist” olarak tarif edilebilecek pozisyon ise, Kürt sorununun nedenine ve çözümüne yönelik yaklaşımında ulus-devlet savunusu altmetni temelinde, ulusal-kalkınmacı fordist bir kalkış noktasından hareketle, sorunu işsizlik-yoksulluk gibi tek boyutlu ekonomist bir nedenselliğe indirgedi. Kuşkusuz yoksulluk ve işsizlik Kürt sorununun önemli bir bileşeni. Ancak sorunun sadece bir boyutu. Kürt sorununu yalnızca işsizlik ve yoksulluk sorunu olarak görmek sorununun bütünsel ve derûni karakterini ıskalamakla eşdeğer. Zira, Kürt sorunu, kimlik yanı ağır basmak üzere bir çok alana yayılan bütünsel bir nitelik arz ediyor.

Değerli arkadaşlar;

Sözlerimi sonlandırırken ifade etmek isterim ki, bütünsel bir devrimci dönüşüm projesi olarak demokratik özerklik, komünalizmi esas alan, toplumsalın her cüzünü demokratik yeniden inşa sürecine dahil eden bir programdır. Çünkü biz Kürt sorununu bir demokrasi sorunu olarak tanımlıyor, çözümümüzü de radikal bir demokrasi projesi olan Demokratik Özerklik olarak ortaya koyuyoruz.

Ne eksik ne fazla, Kürt sorununun çözümünde radikal demokrasi istiyoruz!

Herkes için Demokratik Özerklik!

Aysel TUĞLUK

DTK Eşbaşkanı