Demokratik Özerklik Çalıştay Açılış Konuşması

AÇILIŞ KONUŞMASI

Değerli konuklar, değerli katılımcılar, değerli basın mensupları;

Hepiniz, Demokratik Toplum Kongresi olarak düzenlemiş olduğumuz çalıştaya hoş geldiniz!

100 yılı aşkın bir süredir ne yazık ki varlığını sürdüren Kürt sorunu, geldiğimiz noktada, çözümünü net bir biçimde dayatmaktadır. Gerek ülkemizde, gerek bölgemizde Kürt sorununun çözümüne ilişkin konjonktür muazzam bir basınç uygulamaktadır. Ülkemizde yaklaşık 30 yıldır Kürt sorununun daha da sert bir biçimde gündeme gelişi, sorunun çözümsüzlüğünden ileri gelen çatışmalı ortam ve yaşanan acılar “artık yeter” dedirtmekte, demokratik bir çözüm isteği her kesimin talebi haline gelmektedir. Öte yandan bölgemizde Arap Devrimleri olarak ifade edilen süreç, halkların demokrasi istemlerini kuvveden fiile geçirmekte, Kürt sorununun çözülmesi için itici bir faktör işlevi görmektedir. Dolayısıyla tüm bunları değerlendirdiğimizde Kürt sorunu küresel bir sorun mahiyetinde önümüzde durmaktadır. Kürt sorunu küresel bir sorundur, zira idari olarak Türkiye, Suriye, İran ve Irak ulus-devletlerinin sınırları içerisinde ortak bir coğrafyada yoğunlaşan Kürt nüfusunun varlığını hatırladığımızda, Kürt sorununun çözümüne ilişkin hamlelerin tüm bölgeyi-Ortadoğu’yu ve dolayısıyla dünya siyasetini etkileyeceği ortadadır.

Şurası açıktır ki Kürt sorunu, bir demokrasi sorunudur. Artık karnımızdan konuşmanın manası yok. Kürt sorunu, bir halkın kimliğinin inkar edilip statüsüz bırakılması sorunudur. Peki bu noktaya nasıl gelindi? Nasıl oldu da modern ulus-devletlerin inşa edildiği bir süreçte, günümüzde yaklaşık 40 milyonluk bir nüfusa sahip olan Kürtler, en büyük devletsiz halk konumunda bırakıldı? Nasıl oldu da koskocaman bir halkın kimliği inkar edildi, dünya siyaseti yeniden dizayn edilirken bu halk statüsüzlüğe mahkum edilip, 20. yüzyıla gömülmek istendi? Aklıselim ola herkes bu işte bir tuhaflık olduğunu görmeli, bu soruları sormalı ve yanıt aramalıdır.

Biz de şimdi filmi hızlıca başa sarıp günümüze gelelim, Türkiye’deki duruma kabaca bakalım ve hafızamızı tazeleyelim.

Değerli arkadaşlar;

Kapitalist modernitenin modern iktidarı ulus-devlet formunda cisimleştirip sömürgecilik-emperyalizm zoruyla evrenselleştirmesi, modernleşme süreçlerinin temel karakteristiği olarak ön plana çıkıyordu. Böylelikle sermaye-ulus-devlet troykası eşanlı olarak inşa ediliyor, toplumdaki farklılıklar eritme potasına atılarak, toplumsal zenginlikler siliniyor, tek tipleştirme dayatılıyordu. Modern iktidarın sınırları belirlenmiş teritoryal bir alanda kendi hukukunu ihdas ederek kurumsallaştırdığı modern ulus-devlet aygıtı, aynı zamanda söz konusu devlete uygun bir toplum üretimini de beraberinde getiriyordu. Buna göre, örgütlenen ulus-devlete uygun toplum da eşanlı olarak inşa ediliyor, yeni kurulan modern iktidarlar ulus-devlet inşa etmekle kalmıyor, devletin ulusunu da programlıyordu. Böylece ulus-devlete uygun ulus da inşa ediliyordu. Ulus-devlet, kendi yönetsel rasyonalitesiyle uyumlu bir toplum tahayyülünü pratiğe dökerek, toplumu sert bir biçimde şekillendirme yoluna gidiyordu. Bu da farklı olanın tehdit olarak algılanmasından hareketle tek tipleştirme politikalarıyla silikleştirilmesi ve mümkünse yol edilmesi anlamına geliyordu. Söz konusu sürecin kendi coğrafyamızdaki yansıması da Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden itibaren başlamıştı. Emperyalizmin Ortadoğu’ya fiilen müdahale edip cetvelle sanal sınırlar çizerek modern ulus-devletleri oluşturması, Kürtlerin de bu yeni evrende statüsüz bırakılarak, tarih dışına itilmesi anlamına geliyordu. Böylece Kürtler, yeni oluşturulan siyasi kompozisyonda varlık hakkını kaybediyor, bunun sonucu olarak da ulus-devletlerin asimilasyon pratiklerine terk ediliyordu.

Yeni kurulan modern Türkiye Cumhuriyeti de kapitalist modernite paradigmasına sadık bir biçimde, katı modernleşme pratiklerine sarılmış, Kürt halkının varlığı ve statüsüne ilişkin anayasal güvenceleri es geçerek Kürt sorununun devamına neden olmuştur. Görece olumlu yönlere sahip 1921 Anayasası, farklılıkları boğan 1924 Anayasası ile değiştirilmiş, Milli Mücadele dönemindeki ortaklık ve dayanışma, özerklik sözlerinin verilmesine kadar ilerlemiş, ancak savaş kazanılıp cumhuriyet inşa edilmeye başlanınca sorun yok sayılarak inkar ve imha pratikleri uygulamaya konmuştur. Kürt isyanları şiddetle vahşice bastırılmış, Dersim İsyanı örneğinde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti modern ulus-devlet iktidarının bürokratik, idari, askeri ve mali yollarla toplumun tüm gözeneklere nüfuz etme gayesi, koskoca kentleri haritadan silme girişimi çılgınlığına kadar ulaşmıştır. 27 Mayıs Darbesi’nden sonra yapılan 1961 Anayasası’yla Türkiye Cumhuriyeti ulus-devleti, yurttaşı olan herkesi “Türk” olarak tanımlama zoruna gitmiş, bu inkar ifadesi 12 Eylül darbe anayasasıyla korunmuş ve günümüze kadar devam ettirilmiştir.

12 Eylül faşist darbesinin muhatabı olarak Kürtler, şiddetli imha ve inkar politikalarının birincil hedefi haline gelmiştir. 12 Eylül rejimiyle birlikte sokakta Kürtçe konuşmak yasaklanmış, köy ve yer isimleri zorla Kürtçe’den Türkçe’ye dönüştürülmüş, yıllarca insanların Kürtçe müzik dinlemeleri, Kürtçe okumaları, Kürtçe yazmaları ve Kürtçe düşünmeleri yasaklanmıştır! Kürt sorununun çözümsüzlüğü nedeniyle yaşanan çatışmalarda 40 bine yakın insan yaşamını yitirmiş, on binlercesi sakat kalmıştır. Milyarlarca dolar heba edilmiş, doğa tahrip edilmiş, toplumda ağır travmalar yaşanmıştır. Binlerce köy boşaltılmış, yaklaşık 3 milyon kişi göçe zorlanmıştır.

Esasında, her dönemde iktidarda kim olursa olsun, Kürt sorununda mantık değişmemiş, maalesef devletçi mantık egemenliğini sürdürmüştür. Bunun temel nedeni ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu resmi ideolojisi, siyasal mantığı ve felsefesidir.

Değerli konuklar, değerli katılımcılar, değerli basın mensupları;

Şu bir gerçek ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisi ve kamu felsefesi, Milli Mücadele’de ortak hareket edilmesine rağmen, cumhuriyet rejiminin kurulmasının ardından üç temel cephenin siyasal sistemin dışına itilmesi üzerine şekillendi. Bunlar komünistler, İslamcılar ve Kürt hareketiydi. Solcular-komünistler yıllarca yoğun bir baskı ve şiddet politikası nedeniyle illegal bir biçimde siyasetlerini yapmak durumunda kaldılar. Siyasal sistem içerisinde 1961-80 arası dönemi dışarıda bırakırsak, seslerini çoğu kez duyuramadılar. Rejim tarafından çoğu kez belli dönemler dışında çok büyük bir tehdit olarak algılanmadılar. Fakat bu üçlüden diğer ikisi olan İslamcılar ve Kürtler sistemin adeta düşman olarak bellediği politik hatlardı. Öyle ki Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisinin, iki temel korku üzerinden kendisini var ettiğini söylemek yanlış olmaz.

Kemalist sistemin kendi jargonuyla ifade edecek olursak “irtica” ve “bölücülük” sistemin kendisini üzerine inşa ettiği iki temel korkuydu. Yıllarca bu iki korku nesnesi şişirildi ve buradan meşruiyet devşirildi. Bu korkuların ideolojik aygıtlarla topluma pompalanması suretiyle oluşturulan düşman algısıyla rejim, kendi pozisyonunu meşrulaştırdı. Ancak şunu da net bir biçimde ifade etmek gerekiyor ki, esasında iddia edilenin aksine sistemin temel korkusu “irtica” olarak kodlanan İslamcılık değil, “bölücülük” olarak etiketlenen Kürt hareketiydi.

Zaten geldiğimiz noktada mevcut AKP rejiminin 10 yıllık performansına baktığımızda şunu net bir biçimde görüyoruz ki, Türkiye’de anaakım İslamcı hareket büyük oranda ehlileştirilmiştir. Hatta bunun da ötesinde neo-kemalizmin kurucu öznesi olarak dönüştürülmüştür. Zaten esasen İslamcı hareket, sistemin ontolojisine radikal bir muhalefetten çok, aktörlerin belirlenmesi hususunda sistem içi bir restorasyon programıydı. Bu haliyle sistem için gerçek bir tehdit değildi. Çünkü derdi, sistemi tümden değiştirmek değil, aktörlerin biçimleri temelinde oyuncu değişimini mümkün kılmaktı. Oysa Kürt sorunu her daim sistem için kırmızı alarm olarak tanımlanmıştır. Tekrar ifade etmek gerekirse İslamcılık sistem için bir dönüşüm sorunuyken, Kürt sorunu beka ve varlık sorunu olmuştur.

İslamcı hareketin neo-kemalist bir hatta sürüklendiğinin en büyük kanıtı, AKP’nin Kürt sorununda aynı devletçi söylem ve eylemlere kaldığı yerden devam ediyor olmasıdır. Son bir kaç yılda yapılan operasyonlarla bugün yaklaşık 6 bin Kürt siyasetçi tutuklanmış durumdadır. AKP döneminde Roboski gibi örnekleri bir kenarda tutacak olursak, fiziksel soykırım girişimleri devlet elinden çıkıp özelleştirilirken bu kez Kürt siyaseti tümden cezaevlerine doldurularak siyasal soykırıma yönelinmiştir. İmha siyaseti siyasal soykırıma meylederken, inkar siyaseti de Kürt sorununun bu kez tanınıp ve fakat yanlış tanımlanmasıyla esasen devam etmektedir.

Oysa, lamı cimi yok. Kürt sorunu bir demokrasi sorunudur. Bir halkın kimliğinin inkar edilip statüsüz bırakılması sorunudur! Dolayısıyla önce sorun, güvenlikçi ve devletçi mantıktan çıkartılarak doğru bir biçimde tanımlanmalı, ardından bu tanım temelinde çözüm yolları aranmalıdır. Tekrar tekrar altını çizerek söylüyoruz ki, biz Kürt sorununu bir demokrasi sorunu olarak görüyoruz. Ve çözümümüzü de demokrasinin derinleştirilmesinde, tüm kurumlarıyla ihdas edilmesinde, yani radikal demokraside görüyoruz. Bizim çözüm projemiz radikal bir demokrasi projesi olan Demokratik Özerkliktir.

Değerli arkadaşlar;

Biz, birlikte yaşama iradesini kendisine temel kaygı olarak belleyen bir çözüm modeli olarak, Kürt sorununda demokratik çözüm yolu olduğunu savunduğumuz Demokratik Özerklik projesini öneriyoruz. Tekrar altını çizerek vurgulamak istiyorum ki bu proje, ülkeyi bölme projesi değil, bilakis demokratik bir biçimde bir arada yaşamayı mümkün kılacak ortak yaşama projesidir. Bütün ezilen grupların kolektif varlığını güvenceye alacak demokratik bir çoğulluk kurmak gerekli olduğunun bilincindeyiz. Biz, sadece Kürtler için değil, ülkemizdeki herkes için Demokratik Özerklik istiyoruz! Çünkü bu projenin Kürt sorununun çözümünü de içeren bütünsel bir toplumsal demokratik dönüşüm projesi olduğunu düşünüyoruz.

Toplumun radikal bir demokratizasyonuna yönelen bir çözüm projesi olarak Demokratik Özerklik, birçok farklı boyuta sahip. Çünkü devrimci bir proje olarak Demokratik Özerklik, toplumsal gerçekliğin tüm görüngülerinde radikal demokrasiyi öngörüyor. Sistemik çözüm önerisi olarak toplumsalın her cüzünü demokratik yeniden inşa sürecine dahil etme hedefini önüne koyuyor. Demokratik özerkliğin ana ilkesi, radikal demokrasiyi, tüm kurum ve ruhuyla toplumsal devrimci dönüşüm programının kurucu ruhu olarak belirlemek. Sistem tüm alanlarda örgütlü ise, buna alternatif olarak önerilen bir çözüm modelinin de sistemin örgütlendiği tüm alanlara yönelik projeleri olmalı! Yani sorun sistemikse, çözüm de sistemik olmalıdır.

Bu yönüyle Demokratik Özerklik projesi aynı zamanda, demokrasiyi salt siyasal alana sıkıştıran liberal yaklaşımın “biçimsel demokrasi”sinin karşısında yer alarak “gerçek demokrasi”yi benimsiyor. Kapitalist modernitenin toplumsal gerçekliği birbirinden ilişkisiz bir biçimde ekonomi, siyaset, kültür gibi kutucuklara ayırmasının aslında kurmaca bir hile olduğunu açık ediyor. Anti-kapitalizmi her alanda örmenin gerekli olduğunu savunuyor. Siyasal alandaki demokrasi talebiyle, ekonomi alanındaki demokrasi talebinin esasında birbirinden ilişkisiz değil, bilakis birbiriyle zorunlu bir ilişkisellik içerisinde olduğunu haykırıyor.

Demokrasiyi toplumsal gerçekliğin tüm görüngülerinde derinleştirme hedefi olarak Demokratik Özerklik, bir çok boyuta sahip. Toplumsal cinsiyet ilişkileri, ekonomi, siyaset, insan-doğa ilişkileri ve kültür alanları Demokratik Özerklik projesinin radikal demokratik dönüşüm programının temel ayaklarını oluşturuyor. Demokratik Özerklik projesiyle toplumsal gerçekliğin her türden görünümünün radikal demokratik dönüşüm kapsamına alınmasını öngörüyor, böylece demokrasiyi teknikleştiren daraltan yaklaşımlara karşı “demokrasinin demokratikleştirilmesi” fırsatını hayata geçirmek istiyoruz!

Değerli konuklar, değerli katılımcılar, değerli basın mensupları;

Demokratik özerkliğin temel iki kaygısı var. Bunlardan birincisi ulus-devlet ile kapitalist modernite arasındaki ontolojik zorunluluğa dikkat çekerek, bu bağa muhalefet etmek. Çünkü ulus-devlet kapitalist modernite evreninde varlık bulan bir aygıt. İkisi de birbiri olmadan yapamaz. Ve ulus-devlet katı merkeziyetçilik ve homojenite zorunun iktidar formu olmuştur. İkincisi ise komünal bir özyönetim esprisiyle toplumla siyaseti yeniden gerçek anlamda buluşturarak, siyasal olana itibarını iade etmek, siyasetin özgürleştirici fonksiyonunu bütün kurumsal altyapısıyla muhtemel kılmak. Bu ana ilkeler ve temel kaygılar ışığında, farklı dinsel-kültürel-etnik grupların eşitçe temsiliyetini hayata geçirme bağlamında yerelleşmeyi gerçek demokrasiyi kurumsallaştırma ölçeği olarak görüyoruz.

Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki, özcü bir mantıkla yaklaşıp yerelleşmenin bizatihi demokrasiyi getireceği varsayımıyla da hareket etmiyoruz. Yerelleşmeyi büyülü bir mutlak çözüm zemini olarak da tanımlamıyoruz. Fakat şunu iddia ediyoruz ki yerelleşmenin demokratikleşme potansiyeli açığa çıkarılırsa katı merkeziyetçiliğe, siyaseti idareye indirgeyen teknikleştirme mantığına ve farklılıkları dıştalayan yönetim zihniyetine karşı toplum lehine bir alan açmak son derece mümkündür. Bu bağlamda, bir yandan komünal bir arada yaşam pratiklerinin tarihsel mirasını, diğer yandan güncel olarak bölgesel yönetimlerde dünya deneyimlerini de hesaba katacağız. Medine Vesikası’nı, Paris Komünü’nü, Kibutzları, ülkemizdeki Fatsa deneyimini komünal yaşam alanları pratiklerinin güncellenmesi bağlamında değerlendirip gündemimize almalıyız. Yine Kürt sorunuyla benzer kategoride yer alan sorunların çözümünde Bask, İrlanda ve Katalonya deneyimlerini de masaya yatırıp Demokratik Özerklik projesinin pratik iskeletinin oluşması bağlamında değerlendirmeye almalıyız.

Kürt sorununun çözümünde ifade etmeye çalıştığım gibi biz Demokratik Özerklik projesini öneriyoruz. Peki AKP ne öneriyor! Çözüm modeli var mı? Yeni anayasa yapım süreci gündemdeyken AKP bu anayasada Kürtlere ne vaat ediyor! Biz gerçekten “yeni” bir anayasa istiyoruz, gerçek anlamda yeni bir anayasa yapma sürecini destekliyoruz!

Değerli arkadaşlar;

Yeni anayasa tartışmalarının bencil iktidar hırslarıyla başkanlık sistemine sıkıştırılıp hedef şaşırtılması ve Kürt sorununun anayasal çözümünün tekrardan ertelenmesi kabul edilemez. Yapılacak anayasa gerçekten yeni bir anayasa olacaksa, devlet ile Kürt halkı, devlet ile toplum arasındaki hukuk, demokratik bir biçimde yeniden tanımlanmalıdır. Mevcut 1982 Anayasası’nın dibacesindeki ifadelerde net bir biçimde dillendirilen paternalist zihniyet, demokratik çoğulcu bir topluma zinhar izin vermez. Devlet ile toplum arasında bir hiyerarşi öngörerek, devletin mutlak bir biçimde toplumun aleyhine kutsallaştırılmasını içeren anayasal ruhtan demokrasi devşirmek olanaksızdır. Ne devlet bu toplumun babasıdır, ne de bu toplum o devletin evladıdır! 1982 Anayasası’nın ne ruhu ne de lafzı, oluşturulacak anayasa gerçekten yeni bir anayasa olacaksa asla yer almamak zorundadır!

Biz gerçekten yeni bir demokratik anayasa yapım sürecini destekliyoruz. Ancak değişmez maddelerle dondurulmuş ve elektrikli tellerle çevrilmiş bir anayasa ne kadar yeni olabilir. Herkesi Türk olmaya zorlayan 66. maddenin lafzını ve ruhunu koruduğu bir anayasa ne kadar yeni olabilir. “Temsilde adalet, yönetimde istikrar” diyerek dünyadaki en yüksek seçim barajına ön açan bir mantığı barındıran anayasa, farklılıkların meclis zeminine ulaşmasını sağlayamayacaksa ne kadar yeni olabilir. Vicdani ret hakkını tanımayan bir anayasa ne kadar yeni olabilir. Toplumun ekolojik reorganizasyonunu gündemine almayıp anayasal güvenceye kavuşturmayan bir anayasa ne kadar yeni olabilir. Kültürel-etnik-inançsal zenginlikleri tanımayıp kendisini ifade etme ve geliştirme yönünde güvence vermeyen bir anayasa ne kadar yeni olabilir. Kadının, erkek egemen zihniyete karşı mücadelesinin ifade bulmadığı bir anayasa metni ne kadar yeni olabilir.

Eğer “yeni” anayasa gerçekten yeni olacaksa, demokratik özerkliğin ülkenin her bir yanında kurumsallaşmasının önünü kapatacak hükümlere değil, aksine toplumun radikal demokratik dönüşümüne fırsat tanıyacak eşitlikçi bir ruha sahip olmalıdır. Yeni anayasa, gerçekten yeni bir anayasa olacaksa, bu anayasada Kürtlerin statüsü sorunu mutlak bir surette çözüme kavuşturulmalıdır! Yeni anayasa gerçekten yeni olacaksa, homojenite ısrarına değil farklılıkları zenginlik addeden birleştirici ve kapsayıcı bir ruha sahip olmalıdır.

Bu noktada, AKP rejiminin söyleminin tuhaf bir çelişkisinden söz etmek yerinde olacaktır. Tanımlanması sorunlu ve hatalı olsa da Kürt halkının muazzam mücadelesi neticesinde AKP, Kürt sorununu ülkenin en büyük sorunu olarak gördüğünü defalarca ifade etti. O halde artık cin şişeden çıkmıştır! Madem ki Kürt sorunu ülkenin en büyük sorunudur diyorsun, o halde bu büyük sorunun çözümü de ülkenin yasal düzenini belirleyen bir metin olan anayasada yer almalıdır! AKP Kürt sorununun çözümü bir yönetmelik sorunu değil, bizzat bir anayasal sorun olduğunu görmelidir! Kürt sorunu anayasal bir sorundur, çözümü de anayasal olmalıdır! Abdullah Öcalan’ın önerdiği gibi, anayasada yer alacak sadece bir cümle, sorunun çözümünde önemli bir ön açıcı olacaktır. “Türkiye Cumhuriyeti devleti, yurttaşlarının farklı kültürel-inançsal-etnik kimliklerini tanır, zenginlik olarak görür ve kendilerini ifade edebilmelerini ve geliştirmelerini güvence altına alır.” Kürt sorununun çözümünü başka bahara ertelemeyelim.

Toplumumuzun sinir uçlarının, siyasal tarihindeki büyük travmatik dönüm noktalarının farkındayız. 19. Yüzyılın Osmanlı Devleti’nde, on yıllarca anayasal monarşi için verilen çetin mücadeleler, ülkemiz siyasal hafızasında anayasa mevzusunu oldukça hassas ve kırılgan bir konuma itmiştir. Siyasal backgroundun bu anayasa takıntısı, bir yandan anayasanın fetişleştirilmesi obsesyonuna yol açarken, diğer yandan her daim süreklileşmiş sancılı anayasa yapım süreçleri ve tartışmalarına yol açmıştır. Kuşkusuz anayasalar bir ülkedeki siyasal rejimi ve işleyişi belirleyen temel hukuk metinleridir. O yüzden yeni anayasayla birlikte Kürt sorununda demokratik çözümün önünü açalım. Bu topluma bir anayasa travması daha yaşatmaya kimsenin hakkı ve lüksü yoktur! Zaten Kürt siyasetinin ulaştığı olgunluk düzeyi yeni bir aldatılmayı da yutmayacaktır!

20. yüzyılı kaybeden Kürtler, 21. yüzyılı da kaybetmek istemiyor! 20. yüzyılı ıskaladık, 21. yüzyıl barış yüzyılı olsun! Kürt halkının bir yüzyıl daha bekleyecek ne takati ne sabrı kaldı! Kürtleri değil, Kürt sorununu 20. yüzyıla gömen demokratik bir anayasa istiyoruz!

Sonuç olarak Demokratik Özerklik ilanıyla neyi ilan ettiğimizi de sizlerle paylaşıp, konuşmamı sonlandıracağım.

Diyarbakır da demokratik özerkliği ilan ediyoruz dedikten sonra yazılıp söylenenlere bakınca bu ülkede hiçbir şey değişmeyecek mi kaygısına kapılmıştım. “özerklik ilan  edilmez ,talep edilir “ “öyle tek taraflı özerklik ilan ediyorum demekle olmaz” “ sahip olmadıkları özerklik mi var”  “ gerçek niyetleri anlaşıldı.” “bu ülkeyi böldürtmeyiz.”gibi söylemler  gelen tepkilerden sadece bir kaçı.şüphesiz herkes kendi konumuna ve siyasal anlayışına uygun bir şeyler söyleyecektir.yine bu söylenenlerin bizim hoşumuza gitmesi de gerekmiyor.ancak örtülü bir şekilde konuşanın zekasına hakaret edilerek bir aptal ayarı çekilmesi doğrusu insanı rahatsız ediyor.bu kadarını bile düşünce  ve ifade Özgürlüğü başlığı altında görmeyi tercih ederek neyi ilan ettiğimizi anlatmaya çalışayım.

Öncelikle 20.yüzyılın ortalarına kadar kullanılan ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve onun çeşitli biçimleri minvalinde bir federalizm ve özerklikten söz etmediğimizi hemen belirtmek durumundayım.bu bakımdan kolonyal bir güçten bir talepte bulunmak gibi bir durumdan da söz etmiyoruz.  Bizim üzerinde düşündüğümüz örnekler günümüze aittir .buradan hareketle özerkliği meşruiyeti olanın doğrudan eylemi olarak ele almak doğru olduğu kadar ,anlaşılmamızda iyi bir anahtar sağlar.böyle bir özerklik yaklaşımı ,geleneksel yaklaşımlarda ki devlet, sınırlar, uluslar vb kavramları önemli oranda iptal eder.bu özerklik yaklaşımı TC devletinin birliği ve sınırlarıyla uğraşmaz.daha çok aynı devlet ve ortak vatan sınırları içerisinde ,bireylerin toplulukların, kominitelerin, farklı kimlik gruplarının nasıl hareket edecekleriyle ilgilidir.yine farklı ulusal grupların ayrımcı ilişkileri yerine ,tamamen siyasal ve özerkçe tartışılıp oluşturulmuş demokratik bir ulus öngörüsüyle hareket ederek, ulus kavramını etnisite merkezli olmaktan çıkarıp toplumsal uzlaşma nitelikli sürekli yenilenen bir sözleşme haline getirmekle ilgilidir. Biz özerklik ilan ederken esasen toplumun hem gündemini hem de tartışma usullerini hem de kendi kendini yarattığı çözümleri hayata geçirdiği bir politika yapma sürecinden söz ediyoruz.kültürel, ekonomik, sosyal, kişisel ahlaki tüm başlıklarda toplulukların yarattığı örgütlenmelerle kendi sorunlarına çözümler oluşturma v meşruiyet sınırları içerisinde özgürce hareket etmekten söz ediyoruz.belki anlaşılmamıştır, devlet ve devletli zihniyetle ilgili değiliz.bunu ilan diyoruz…..

Toplumun tarihsel olarak şekillenmiş totoliter, otoriter, standart ve güdücü kurum ve ilişkilerden kurtulma ve çok  yönlü ,yaratıcı ve sürekli farklılaşan kurumsal yapıların oluşması için ciddi bir eleştiri hareketi olarak ele alınması gereken özerkleşme sürecinin toplumsal üretim katmanıdır.hiç unutmadığım bir anım var : Şırnak’ın bir köyünde  gazeteci köylüye soruyor ‘ neden burada kendinize bir balık üretim çiftliği yapmıyorsunuz ?’ köylü  ‘ beğim devlet bize bir şey vermiyor ki ’ diye cevap veriyordu…..devlet toplum ilişkilerinin elbette bir tarihi vardır.ve bu tarih toplum aleyhine oldukça kanlı ve acı doludur. Burada üzerinde durduğumuz konu bu olmadığı için ayrıntıya girmiyorum. Sadece binlerce yıllık Devletli toplumun oluşturduğu o köylünün zihniyetiyle ilgiliyim.devlet babadan ilahi güçlerden bir şeyler bekleyen değil kendi koşullarında kendi üretimini yapan , kendi kültürel, sosyal,  siyasal kurumlarını oluşturan toplumsal bir zihniyetin oluşturulup harekete geçirilmesinden söz ediyoruz. Mesele şudur ; Türkiye’nin her yerinde farklı sayısız kimliksel, sosyal, siyasal, ekonomik grupların kendi kendine örgütlerini kurumlarını ,çözümlerini, paylaşımlarını oluşturmaları için birilerinden talep de mi bulunması gerekiyor. Yine devlet kapılarında mı beklemelerimi gerekiyor . İşte özerklik ilan ederken  bu sorulara kocaman bir hayır diyoruz.ve soğuk bir su kaynağımız varsa balık çiftliğimizi kuralım diyoruz…..

Ve son olarak  bir diğer katmanda devletin yapısı diyebileceğimiz bu katman belki de  en zorlu olanıdır. Zira  ilk katmanla ilgili insanların tartışıp örgütlenmeleri belli oranda sonuç almaları için yerli olsa da bu ikinci katmanda yapmak istediklerimiz önünde direnç gösteren güçlü bir bürokrasi, elit çıkar grupları ve egemen sınıflar var olacaktır.özerklik anlayışımız açısından bu katman adem-i merkeziyetçi  ve katılımcı bir yönetim modeli ve yerinde yönetim açısından hukuki düzenlemeleri içeriyor.yani yani bir anayasa ,yeni kanunlar ve  sosyal, kültürel olarak  ademi merkeziyetçilik lehinde ağırlığın arttırıldığı, bir idari düzenleme  modelinden söz ediyoruz. Yine bu katman oluşturulan düzenlemelerde esas alınan kriter etnik, dini, dilsel, yapılardan ziyade demokrasi olacaktır.özerk yapılar azami düzede demokratik katılım ve demokratik işleyiş temelinde  oluşturulur.

İşte ilan ettiğimiz şey genel hatlarıyla budur.ilk katmanda özerkliğimizi oluşturmak bizim ellerimizdedir.bunu birilerinden talep etmek saçma olur.ikinci katmanda özerkliğin oluşumu ise toplum ile devlet arasındaki tarihsel mücadelenin bir parçasıdır.burada da doğrudan toplumsal eylemle geleneksel otoritelerin zorunlu olarak kabul edecekleri  merhaleye ulaşmaktır amacımız.

Biz özetle şunları ilan ettik .1- ulus devlet mantığını ve çerçevesini reddedip yerine demokratik ulus mantığı ve çerçevesini getireceğiz. 2-tekelci kapitalist ve doğa düşmanı endüstriyel yapıları reddedip, kominal ekolojik kurum ve üretim süreçlerimizi inşa edeceğiz.3- bağımlılık ilişkileri içinde çağdaş kölelik altında tutulan tüm kimliklerin üzerindeki tüm ağırlıkların kaldırılacağı bir sürecin ilk adımlarının atılacağı bir kişilikten söz ediyoruz..bütün bunlar fazlısıyla soyut bulabilirsiniz.ancak bu bizi balık çiftliğimizi kurmaktan ,bir ceviz ağacının gölgesini cem evi haline getirmekten ,eski bir hangarı kadın sığınma evi haline getirmekten, yarı bırakılmış bir inşaatta anadil eğitimi yapmak alıkoyamaz.dahası sokağımızı temizlememiz, ya da il meclisimizi toplamamız neden imkansız olsun .bütün uzun yolculuklar başlangıçtaki basit bir adımla başlar demiş Çinliler. Sanırım iyi demişler.

Aysel TUĞLUK

DTK Eş Başkanı